Futbol fakirlerin balesidir

Futbol fakirlerin balesidir

Bütün kirliliğine rağmen futbolda yine de bir gelecek görüyorum. Alacağımız kupalarla toplum olarak mağlubiyet hissinden kurtulup galip olma hissini yaşayabiliriz. Bu olmuyorsa en azından gençleri, tonlarca vakit ve enerji kaybettikleri, gerçek dünyayla bağlarının koptuğu, sahte ve sanal oyunlardansa hakiki bir şölen olan spor oyunlarına çekmenin yolunu bulmamız gerektiği gerçeği aşikar.

Spor özellikle de futbol hakkında bugüne kadar tonla şey yazılıp çizildi. Spor dünyasının ünlülerinin arz-ı endam ettiği, çok sayıda spor programını her gün izliyoruz fakat sporun özellikle de futbolun felsefesi üzerine ne kadar düşünüyoruz? Okumakta olduğunuz yazının yazarı bu soruyu ilk düşündüğünde ve futbol hakkında bir yazı yazmayı ilk arzuladığında çevresindeki şu sesleri duyar gibiydi: “Hadi be, bir kadın ne anlar futboldan?” Doğru, taktik ve teknik bakımdan futboldan çok fazla şey anlamadığım kesin ama bir sosyal bilimci olarak ülkemizdeki sporun bizim için önemi ve özellikle de bir oyun olarak futbolun felsefesi üzerine biraz düşünmeye hakkım var sanıyorum.

Oyun insanlık tarihinin en eski fenomenlerinden birisi. Tarih boyunca var olmuş toplumların oyunla muhakkak bir ilişkisi olmuş. Bu kısa yazıda oyunun ve sporun derin tarihsel arka planına girme şansımız maalesef yok. Ancak genel olarak spor ve özelde futbol hakkında bazı şeyler söyleyebiliriz. Oyun deyince hemen aklıma ünlü Alman filozof Gadamer geliyor. Hakikat ve Yöntem kitabında oyunun sırf oyun olduğu için oynandığını ifade eden Gadamer, oyunun amacının oyunun kendisi olduğunu anlamamızı sağlar. Oyuncular maçın bir oyun olduğunu bilirler ancak onu yine de ciddiyetle oynarlar. (Halbuki bir şey sadece oyunsa ne gibi bir ciddiyeti olabilir?) Estetik bir deneyim olan oyunun amacı yeniden yaratmaktır.  O, oynayanların bilincinden bağımsız “kendi olarak” var olandır. Derin felsefi mülahazalara Gadamer gibi dalmadan oyunun özellikle de futbolun kökenlerine inen bir sosyologa, Norbert Elias’a kulak verelim. Elias’a göre İngiltere’de sporun ortaya çıkışı doğrudan doğruya parlamenter sistemin ortaya çıkışıyla alakalıdır. Futbol ülkede önceden var olan şiddet ortamının parlamenter sistemle birlikte sembolik düzeyde oyuna taşınmasını ifade eder. Şiddet artık yasal ve barışçıl bir ortamda müsabakaya dönüşür. (Tabii ki İngiltere’nin ülkedeki siyasi şiddeti sömürgelerine ihraç ettiğini saymazsak, aktaran Simon Critchley, Futbol Düşünürken Aslında Ne Düşünürüz?, Metis Yayınları. Yazımda bazı yerlerini iktibas ettiğim bu kitap gerçekten okumaya değer.) Antropologlar ise futbolun dine benzer bir ayin olduğu konusunda tespitlerde bulunuyor. Düşünür Young, geçmişte “bereket tanrılarına topla oynanan oyunlarla hizmet edildiğini, bu törenlerde topun kaleye, yani kutsal bir ağaca ya da su akıntısına doğru sürüldüğünü ve güneşi simgeleyen topun şans getireceğine inanıldığını” söylemiştir. Futbol bugün de kutsallıktan azade değildir. Gerçekten de futbol maçlarında, özellikle de derbilerde stadyumlar birer kutsal ayin yerine dönüşürler.

Mağlubun çocukları 

Sporun özellikle de futbolun bizim için önemi nedir? Belki şunları söyleyebilirim: Biz mağlup olmuş bir imparatorluğun çocuklarıyız. Mağlup olduk çünkü tarihin istikameti ulus devletlerin ve milliyetçiliğin yükselişiyle belirlendi. Yapısal nedenler de bulabiliriz ancak en temeldeki sosyal ve siyasi nedeni görmeksizin yapısal nedenleri öne sürmek yanlı ve yetersiz bir bakış olurdu. Mağlubiyetimizi bugün galibiyete çevirmede en önemli silahlarımızdan birisinin spor özellikle de futbol olduğunu düşünüyorum. Futbol sadece güç, disiplin ve idman oyunu değil, aynı zamanda bir taktik oyunu. Mesele sahayı nasıl işgal ve kontrol ettiğinizle ilgili. Futbolun felsefesi hakkında harikulade bir kitap yazan Simon Critchley, “Futbol savaşın başka araçlarla devam ettirilmesidir, ama futbolun araçları da düpedüz savaşa meyillidir. Mesele kazanmaktır (bazen de kahramanca mağlubiyet)” der. Futbolu özellikle farklı kılan şey onun bireyci değil, bir takım oyunu olmasıdır. Dolayısıyla bize bir cemaat olduğumuz hissini yaşatır. Özellikle milli maçlarda bu duygu zirveye ulaşır ve ortak bir bütünün parçası olduğumuzu 90 dakika için de olsa canlı bir şekilde deneyimleriz.

Futbolun işçi sınıfının oyunu olmaktan çıkan yozlaşmış uluslararası şirketleşmiş yapısı, rüşvetle adı sürekli anılan FIFA, aç gözlü menajerler, satılık hakemler, futboldaki ırkçılık, taraftar şiddeti elbette incelenecek ve eleştirilecek mühim konulardır. Futbolda dönen para tahayyül bile edilemeyecek boyutlarda. Ultra zenginler ünlü kulüpleri satın alıp politik amaçları doğrultusunda kullanıyorlar. Katar’a bakın. Ekonomik ambargoyu İngiltere’den futbol kulübü satın alarak yarıyor. SSCB’nin çöküşünün ertesi Rusya’nın kapitalizme hastalıklı geçişinin bir ürünü olan Rus zengini Abramoviç,  Chelsea’yi satın aldı. Bizde de İngiltere’deki kulüplere talip olan zenginlerimiz var ancak büyük kulüplerimiz de iflasın eşiğinde. Futbolumuz dünya çapında büyük başarılar elde edemedi. Lâkin sürekli “biz fakiriz ondan kaybediyoruz” edebiyatı yapmaya da gerek yok. Bu edebiyat bize hiçbir şey kazandırmaz. Teknik direktör Cruyff,  bir konuşmasında şöyle demiş: “Neden daha zengin bir kulübü yenemeyelim ki! Bir çanta dolusu paranın gol attığını ömrü hayatımda görmedim.” Cruyff haklıdır. Golü atan yetişmiş, yetenekli futbolcular, tecrübeli teknik direktörlerdir. Mağlup olmuş bir imparatorluğun çocukları olarak futbolda uluslararası arenada olağanüstü galibiyetler elde edebiliriz çünkü zenginlerin olduğu kadar aynı zamanda “futbol fakirlerin balesidir”. Yeter ki baleyi iyi oynayalım. Fakirlerin balesidir çünkü hiç paranız yokken bile kendinize taştan ve tahtadan bir kale, bez parçalarından bir top yapıp yine de oynayabilirsiniz. 6, 7 yaşlarındayken sokak arasında ya da okulun bahçesinde arkadaşlarımın küçük teneke kutuyla maç yaptıklarını hatırlıyorum. Kız olduğum için beni de kaleye koyarlardı. (En azından ben böyle düşünüyorum, umarım beceriksizliğimden değil, erkek olmadığım içindir). Spor bizim için önemli. Yenilgiyle düş kırıklığına uğramamış, gelecek kuşakların övüneceği anları tarihte yaratmak, onlara yeni bir miras bırakmak spordaki başarılarla mümkün. Milliyetini savunmak sloganların işi değildir. Milliyetimizi kolayca reddedip bir tarafa da bırakamayız. O bizim kimliğimiz ve milli duygular böyle bir coğrafyada, bir bütün olarak ölmüşleri, yaşayanları ve doğacak olanlarıyla birlikte toplum olarak kalmanın yegâne şartıdır. Bunu en iyi başka milletlerle karşılaşmamızda anlarız; yalnızca savaşta değil, barışta da; spor müsabakalarında.

Kaleci: Anti-futbolcu 

Futbol, eskiden kentlerimiz betonlaşmamışken boş arazilerde çocuklar ve gençler tarafından oynanırdı. Şimdi böyle araziler yok ama spor sahaları, halı saha tesisleri var. Gönül isterdi ki futbolu dört duvar arasına hapsetmeden oynamaya devam edelim. Ancak bu mümkün değil. Spor gittikçe profesyonelleşiyor. Kullanılan kaleci eldivenleri, toplar bile profesyonelleşti. En üstün tekniklerle üretiliyorlar. Kimi kaleciler yeni toplar çok oynak hiç tutulmuyor diye şikâyette bile bulunabiliyor. Bu durumun iyi bir tarafı var. Futbol ve diğer sporların profesyonelleşmesiyle birlikte onlara olan entelektüel ilgi de artıyor. Günümüzde zevkle okuyacağınız kitaplar, makaleler yazan, futbolun kendisi üzerine düşünen felsefeciler, yazarlar var. İnanılmaz güzel sporcu biyografileri, yazılıyor, biyografik filmler çekiliyor. Mesela Jonathan Wilson, futbolu düşünürken özellikle kaleciler üzerine odaklanır ve kalecilerin hak etmedikleri halde sürekli adaletsizliğe uğrayan kişiler olmasını değerlendirirken, Francis Hadgson’un kalecilerle ilgili şu sözlerine de başvurur: “Sahada herkesin görmek istediği şeyin gerçekleşmesine engel olmaya çalışan tek kişi olan kaleci aslında tam bir anti-futbolcu. O, gole karşı olduğu için futbolun kendisine da karşı çıkıyor.” Futbolun ve kaleciliğin felsefesi herhalde daha iyi ifade edilemezdi. Gerçekten de kalecilerin oyunda kötü bir kaderleri vardır ve zafer onlardan pek sorulmazken yenilgi çok çabuk onlara bağlanır. Mahalle oyunlarında kaleciler en beceriksizlerden hatta ahmak olduğu düşünülen kişilerden seçilir ve genelde üst sınıf çocukları alt sınıftakileri kaleye koyarlar. Eduardo Galeano, “Kalecinin 1 numaralı formayı giymesinin sebebi onun parasını ilk alan oyuncu olması değil, bedel ödeyen ilk oyuncu olmasıdır. Her şey daima kalecinin suçudur. O hata yapmasa bile suçlanır. Takım arkadaşlarının yaptığı faullerin bedelini bile o öder: Koskocaman kalede celladıyla bir başına yüzleşmek onun kaderidir” der.

Kaleciliğe bakışı belirleyen şeylerden birisi de bir ülkenin siyasi kültürü olabilir. Wilson’un da belirttiği üzere, İngilizler kalecilerine değer vermezken Ruslar tarih boyunca kalecilerine tapmışlardır. KaraPanter Lev Yaşin’i herkes hatırlar. Yaşin, kaledeki performansı nedeniyle Rusya’da milli kahraman ilan edilmiştir. “Kaleciliğe tutkuyla bağlı olduğunu” söyleyen ünlü Rus edebiyatçı Nabokov, “kalecilik tercihinin tipik Rus mentalitesini temsil ettiğine, İngiliz düşünce yapısının ise kaleciye destek vermekten uzak olduğuna inanır.” Kaleci, İngilizler için takımdaki “yabancı” ya da “öteki”dır.  Günah keçisidir. Rusya’da ise takımın en önemli kişisidir. Özellikle toplumcu bir siyaset güden SSCB’de kalecilere verilen ehemmiyet bireyci ve liberal İngilizlerin takımda forveti öne çıkarmaları karşısında son derece anlamlıdır. (Alıntılar Jonathan Wilson, Yabancı: Kalecinin Tarihi, İthaki Yayınları)

Top beklediğin yere gitmez  

Bir dönem hayatlarında kalecilik yapmış şu ilginç isimleri hatırlayalım: Albert Camus, Vladamir Nabakov, Julian Barnes, Papa 2. John Paul, Che Guevera (arkadaşlarıyla yaptığı maçta kaleye geçermiş). Bir tane de ben ekleyeyim: Recep Tayyip Erdoğan. Futbolla ilgilenmek aynı zamanda hayatın kendisiyle ilgilenmek demek. Çünkü futbol taktik oyunu.  “Düşünür Albert Camus, sınırları kati olarak çizilmiş bir sahada, net kurallarla oynanan futbolu yaşamın bir metaforu olarak görüyordu ve şöyle söylüyordu: ‘İlk öğrendiğim şeylerden birisi topun asla beklediğim yere gelmediğiydi. Bunu öğrenmek bana hayatta, özellikle de dürüstlükten nasibini almamış birçok insanın yaşadığı metropollerde çok yardımcı oldu’. Futbol Camus’ya hayatın öngörülemez doğasını anımsatıyordu.” Camus şunu da söylemiştir: “Ahlâk ve insanın yükümlülükleri hakkında bildiğim her şeyi spordan öğrendim.” (zikreden Wilson)

Camus, ahlâkı ve sorumluluğu sporla özdeşleştirirken kendi futbol dünyamıza döndüğümüzde ahlak ve sorumluluk dışı çok şey bulabiliriz. En nihayetinde iyisiyle kötüsüyle futbolcular da insandır, teknik direktörler, hakemler ve kulüp yöneticileri de. Futbol yorumcularımız ve yazarlarımız yukarıda iktibas ettiğim düşünürler kadar futbolun kendisi ve niteliği hakkında düşünüp yazıyorlar mı bilemiyorum. Ama ben bütün kirliliğine rağmen futbolda yine de bir gelecek görüyorum. Avrupa ve dünya kupasında alacağımız kupalarla toplum olarak mağlubiyet hissinden kurtulup galip olma hissini yaşayabiliriz. Bu olmuyorsa en azından gençleri, tonlarca vakit ve enerji kaybettikleri, gerçek dünyayla bağlarının koptuğu, sahte ve sanal oyunlardansa hakiki bir şölen olan spor oyunlarına çekmenin yolunu bulmamız gerektiği gerçeği aşikar.