Aileyi korumak, kadını da erkeği de korumaktır

Aileyi korumak, kadını da erkeği de korumaktır

T.C Medeni Kanun’da, nafakanın ‘süresiz’ olarak talep edilebilmesi 1988 yılında düzenlenmiş; mahkemelerin süresiz olarak hükmetmesi gerektiğine ilişkin amir bir hükme de yer verilmemiştir. Buradan hareketle, mahkemelerin tarafların ekonomik ve sosyal durumlarına göre bir süre tayin etmesi pekâlâ mümkündür. Çok kısa süren ve evliliğe adapte olamama gibi basitleştirilen boşanma gerekçelerinde sonuç ise hâkimin kanaatindedir.

Kadın ve erkeğin birbirinin refiki değil rakibi olarak görülmesinin altında pek çok etkenler var oldu, muhtemelen olmaya da devam edecek.. Halbuki Yüce Allah hakların kulları üzerindeki dağılımını “denge, adalet, hakkaniyet ve ehliyet” gibi ölçütlerle belirlemiştir. Amaç ise aşikar, hakların paylaşımında kulların arzu ve isteklerine göre hareket ederek anlaşmazlığın önüne geçmek. “Eğer hak onların arzularına uysaydı, gökler ile yer ve onlarda bulunanlar elbette bozulur giderdi” (Müminun; 71), ayetinde de bu husus net olarak ortaya konulmuştur. Zira beşeri arzu ve isteklerin zaman ve mekâna göre değişiklik arz edebileceği de herkes tarafından kabul edilen bir gerçek.

Yüce Allah meleklerine “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım” dediğinde murat edilen kadın ve erkek olarak yaratılan ‘insan’dır. Kadın ve erkek, eşref-i mahlûkat olarak yaratılan ve yaratılışı ahsen-i takvim olandır. O nedenledir ki yaratılış ontolojik açıdan bir eksikliği veya üstünlüğü barındırmaz. İlahi muhataplıkta da aynı olan kadın ve erkek, ibadetler ve itaatlerde olduğu gibi ceza ve mükâfatlarda da kul olma paydasında eşdeğer iki cinstir. Ve bu eşdeğerlilik, insan olma vasfıyla bir anlam arayışı yükler kadına ve erkeğe; yeryüzünü yaşanılır kılmak, hakkı, adaleti ve erdemi tesis etmek, hakların peşine düşebildiği kadar sorumlulukları da yüklenebilmek.

İşte KADEM’in (Kadın ve Demokrasi Derneği) tam da bu sorumluluk ile hareket etmek amacıyla bir araya geldiğini düşünüyorum. Bir cinse layık görülen mahrumiyetin aynı zamanda diğerinin eliyle mağduriyete dönüşmesini engelleme gayreti içinde kadın ve aileyi öncelikli tutan bir sivil toplum kuruluşu olarak çalışıyor. Bu bağlamda da İslam dininin temel haklar olarak gördüğü can, mal, akıl, nesil ve inanç gibi dokunulmazlıkların, kadınıyla ve erkeğiyle, insan için korunması gerektiği inancıyla periyodik çalışmalar üretiyor. Aileyi tehdit eden pek çok sosyal ve ekonomik sorunların yanı sıra yanlış dini referanslarla beslenen zihin kodlarıyla da mücadele ediyor. İşte bu bağlamda bir cinsi diğerine karşı hiyerarşik bir kavganın içine çekmek isteyenlerin çabalarını boşa çıkarmayı hedefliyorlar.

İnsan toplumda farklı rollere bürünür. Annelik de kadının rollerinden biridir. Annelik bir kadın için yaratılışının getirdiği rahmettir. O nedenledir ki vahiy, bir annenin evladına olan merhametinden ziyade anneye gösterilmesi gereken rahmeti emrederken, şükrü de itiraf ettirir. Toplumsal kabullere göre ise annelik, sadece bir çocuğu emzirip büyütmekle kalmaz, onunla gelen bütün sorumlulukların da sahibi olacaktır. Ancak anneye çocuğu geleceğe taşıyacak bütün sorumlulukları yükleyip sonucunu ödetmek adaletsizlikten başka bir şey değildir.

Eş olabilmek, aile kalabilmek

Sağlıklı evliliklerde psikolojik, biyolojik ve sosyolojik denge aranması gündeme getirilmelidir. Ananelerimiz ve babaannelerimiz, çocuk yaşta evliliklerinde gelin-kayınvalide ilişkilerindeki çaresizliği, eş olmayı bilmeden anne olmanın zorluklarını yaşadılar. Kendi zamanlarının zihinsel kodlarını bizlere aktardılar. Bugün yüzlerce cinsel uyarıya maruz kalan, zamansız ve biyolojik uyanışlar yüzünden erken cinsel yönelim yaşayan ergenlerimizin durumu geçmiş deneyimlerle kıyas edilemez. İşte bu bağlamda KADEM’i genç evliliğe karşı olarak gösterenlerin kavramsal olarak literatüre ne tür bir katkı yapmak istediklerini sorgulamalıyız. Bugün çocukluk çağında ve zorla evlendirilen kızlarımızı geçmişte rahmetle yâd ettiğimiz büyüklerimizle kıyaslamak akla ziyan bir benzetmedir.

Kadın ve erkek birlikte yaşamanın, eş olmaktan kaynaklanan sorumlulukların tarafı olmaya nikâh ile başlar. Eş olmakta birbirini tamamlamanın huzuru vardır. Aile ancak birbirine elbise olanların başarabildiği bir kurumdur, aksi ise bir evi paylaşmaktan öteye geçmez. Aile kalabilmek ise ortak değerlerin paydasında sorumlulukların dengeli sahiplenilmesinin yanı sıra tarafların sadakati ile olur. Bu sadakat ki aile kurumunun istikametini korur. Bu aynı zamanda namus kavramıyla da ifade edilir. Toplumsal algı olarak daha çok kadın için öngörülse de “Vahiy mümin kadın ve mümin erkeği aynı hitaba tabi tutar.” (Nur; 30,31) ayetiyle sabit olduğu üzere, sadakat ihlalleri ve güven kaybı, kadınıyla ve erkeğiyle üzerinde durulması gereken önemli hususlardandır. İşte bu noktada KADEM’in yayınladığı çalışmalar ve yürüttüğü akademik faaliyetler, toplumda kadını ve dolayısıyla da aileyi korumayı hedeflemektedir. Yayınlanan makaleler ve gerçekleştirilen etkinliklerin temel amacı, kadınıyla erkeğiyle, çocuğuyla, yaşlısıyla, toplumdaki aile huzurunu sağlamak ve korumaktır.

Ancak gündeme gelen toplumsal olaylar gösteriyor ki, sürdürülmesi mümkün olmayan evlilikler de yaşanmaktadır. Allah’ın sevmediği bir helal olarak nitelense de boşanma dinimizde vardır ve zaman zaman da sancılı süreçleri ve acı dolu sonuçları olmaktadır. Bu sebeple kadını ve dolayısıyla aileyi tehdit eden herhangi bir konuya KADEM’in ilgisiz ve duyarsız kalması mümkün değildir.

‘Nafaka mağduru erkekler’ söylemi

Nafaka da bu konulardan biri. Türkiye Cumhuriyeti Medeni Kanun’da, nafakanın “süresiz” olarak talep edilebilmesi 1988 yılında düzenlenmiş; mahkemelerin süresiz olarak hükmetmesi gerektiğine ilişkin amir bir hükme de yer verilmemiştir. Buradan hareketle, mahkemelerin tarafların ekonomik ve sosyal durumlarına göre bir süre tayin etmesi pekâlâ mümkündür. Çok kısa süren ve evliliğe adapte olamama gibi basitleştirilen boşanma gerekçelerinde sonuç ise hâkimin kanaatindedir. Şurası açıktır ki, KADEM ne bir kanun koyucu ne de uygulayıcıdır. Bir sivil toplum kuruluşu olarak çalışma alanına giren konularda görüş bildirmektedir. Dolayısıyla da nafaka sorununa da duyarsız kalmamış hukuk perspektifiyle konuyu incelemeye almış; çıkan neticeyi de hem kamuoyu hem de ilgili kurumlar ile paylaşmıştır.

Farklı düşünce ve yol tutuşları tarih boyunca hep olmuştur ve olacaktır. Önemli olan ihtilaf ahlakıdır. Bu ahlak usul, üslup barındırır ve âlimce bir tavırdır. Sosyal sorunlar ve hukuki açmazlar elbette konuşulacak ve çözüm arayışlarına gidilecektir. Farklı tespit ve farklı önerileri ortaya koymak sivil toplum ve aktivistlerin üstlenmesi gereken sorumluluktur. Aslolan da budur. Oysa müşahede edilmektedir ki su-i zan üzere hareket edilerek bir sonuca varmaya çalışmak bizim inancımızda “iftira” olarak karşılık bulur. İşte bu iftira toplumsal fitneye sebebiyet vererek etkisi halka halka büyüyüp haksızlıklara neden olacaktır. Nitekim vicdan sahibi herkes iftira ve fitne çıkarmanın ne büyük bir sorumluluk olacağını bilmektedir.

Hak, adalet, kadim değerler ve dini sorumluluklar çerçevesinde hizmet vermek isteyen bütün STK’ların faaliyetleri toplumsal infak olarak değerlendirilmelidir. Bu infak, vaktini, imkânını, çabasını harcayarak çaresize umut olmaktır. Maruf ile beraber olmak, münkerden uzaklaştırmak gayesiyle bir araya gelen toplulukların emeğini Allah zayi etmeyecektir.

Son tahlilde, Kadını ve dolayısıyla aileyi hedef alan ve inciten tüm şahıs ve yazıların asıl hedefi KADEM değildir. Asıl incinen insanlıktır. Zira hiçbir inanç ve hiçbir akıl, şiddet, taciz ve hak ihlalini onaylamaz ve faili de korumaz. Ancak sorgular ve yargılar. Sorgulama sosyal bilimcilerin ve sivil toplumun görevidir yargılama ise hukukun. Mağduru korumak ise insanlığın vazifesidir. Mağduru korumak, faili suça teşvik etmek değil, bilakis hakkı tesis ve teslim etmektir. Bu yol ile can, mal, akıl korunurken aynı zamanda aile de korunacaktır.