Türkçesiz Türkler

Türkçesiz Türkler

Diline sahip çıkmayanın vatanına sahip çıkacağını sanırsak aldanırız. Vatan ve millet iddiası olanın diline bakan yanılmaz. Duygusu, sevgisi, saygısı sağlam dediklerimizin dilleri de sağlam olmalıdır. İstisnası pek az bulunacak bir ölçüden bahsettiğimi sanıyorum.

Türklük edecekler, Türkçe’den başlayacaklardır. Yahya Kemal’in “ Türkçe’nin çekilmediği yerler vatandır.” deyişi bir şair fantezisi değildir. Buradan genişleyerek bir Türkçe coğrafyası düşünmek ve hayalini kurmak doğrudur. Esasen böyle bakanların hayali bütün bir geçmişi süsler. Gerçek o hayale uzanır. Bugün de bir Türk ve Türkçe coğrafyası vardır. İdeal seviyede değildir. Dil dâhil bir çok meseleleri vardır. Problem bu konuya yeterince eğilmemek, dikkatlere getirmemektir.

İşin başı kabullerimizde bir gevşeme yaşanmasıdır. Kendimize uzak, başkalarına yakınız. Türklük etmediğimiz bir yana, kendimizi yeterince sevmediğimiz iki yüzyıllık sürecin muhtemelen en soğuk dönemindeyiz. Sözü kestirmeden söyleyelim: “Türklük etmek”, son yılların klişesiyle “ son tahlilde”, nerede bir Türk varsa onu sevmek demek. Bu sevgi tarihsiz olmaz. Dilsiz zaten olmaz. Türk demek önce Türkçe demektir, bunu bileceğiz.

1990’dan itibaren Türk coğrafyasının hemen tamamını gördüm. Türkçe merakım dolayısıyle ayrı bir dikkatle incelediğimi tahmin edersiniz. Dilcilerimiz ağırlıkla kelimelere dikkat ettiler. Sonra dilin yapısı ve sesi üzerinden başka teknik hususlara baktılar.  Ben aynı malzemeden hayata ve topluma baktım. Çokça yazdığım ve konuştuğum bu meselenin üzerinde durulması gereken bazı çok önemli taraflarına temas edeceğim. Konuyu yine yer yer tiyatro sanatkârlarını merkeze alarak anlatmaya çalışacağım. Çünkü, dilin telaffuz bahsinde bayrağı en önde onlar taşırlar.

Birkaç yazımda tiyatrocularımızın Türkçeleri, kültür bakımından yetişmeleri ve uygulamaları üzerinde durdum. Konuyu tam açabildiğimi düşünmüyorum. Tartışacağımız bir zemin oluşmasını istedim, ne çare söze giren olmadı. Böyle bir ölü toprağı serpilmiş halimiz var. Son yazımda, “Bırakınız bir Nef’î, Bâkî, Fuzûlî şiirini, Yahya kemal şiirini doğru okuyacak üç beş isim bulamayağımızdan” bahsettim. Dehşete düşürecek bir haldir. Bu kadar ağır bir durumda bulunuşumuzu hiçbirimizin kolay hazmedeceğini sanmıyorum. Susuşumuza rağmen sanmıyorum.

Türk Dünyasında da böyle mi?

Türk dünyası ile gözlemlerim bana başka bir hakîkati gösterdi. Bizimle diğer Türk toplulukları arasında Türkçe dikkati bakımından önemli farklar vardı. Devleti olan Türk toplulukları, yoğun bir edebî dil yaratma baskısı ve aceleciliğiyle hareket etmişler. Lehçelerden dil yaratma bu şekilde başarılmak istenmiş. Sovyet idaresi, bunu olmazsa olmaz bir hedef olarak koymuş. Rahmetli Prof. Dr. Saadet Çağatay, vefatından birkaç ay önce bana verdiği “Bittiği Yerde Başlar”daki mülakatta “ İnşallah başaramazlar.. bu bizi sıkıntıya sokar. “demişti. O kadar önemli bir meseleydi. Çünkü, devlet desteğinde yazı dili, yani edebiyatı oluşan bir lehçe, bir yerde mutlaka bağımsız bir dil gibi algılanmaya başlanır. Bir ölçüde başardıklarını şimdi görüyoruz.

Bugün bazı dilcilerimiz bundan dolayı Türk yazı Dilleri tabirini kullanıyorlar. Artık Türkçe bir Rus projesi sonucunda bir çok adı ayrı dile bölünmüş ve dahası bu durumu kabul edilmiş gibi bir dildir.  Tabii, biz bu duruma müdahil olamadık. Bir bakışa göre çanak tuttuğumuz da söylenebilir. Bu konuyu ayrıca konuşmamız lazım, çünkü önemlidir.

Şimdi diyeceğim husus, Türkiye ile Türk Cumhuriyetleri arasındaki bir büyük farkla ilgilidir. Biz, tiyatro sanatkârlarımıza bile Nef’î şiirini doğru okuyacak bir bilgi ve sevgi ver(e)memişken onlarda durum bambaşkadır. Onlar size Fuzûlî, Nesîmî, Ali Şîr Nevâîşiirleri okurlar. Sadece tiyatro sanatçıları ve dilciler, edebiyatçılar değil, hemen her okumuş size ezberden divan şiirleri okur. Özbekistan’da, Azerbaycan’da böyledir. Hatta, bir ölçüde Türkmenistan, Tataristan ve diğer Türk bölgelerinde de böyledir. Kerkük’te zaten böyledir. Eski-yeni dil ve edebiyat zevki iç-içe günlük hayatın tadı tuzu halinde devam eder. Çünkü, onlar bizdekine benzer bir dil devrimi yaşamadılar.

Halbuki Türkçe hiçbirinde Türkiye’deki kadar işlenmiş değildir. Bu kadar zenginleşmiş de değildir. Buna rağmen bir dönemin dil ve edebiyatını entelektüel hayatımızdan bile çıkarışımız bizi bu noktada akıl almaz bir cehalete düşürdü. Evet, yaşadığımız ölçüsüz dil inkılâbı furyasında bindiğimiz dalı tamamen kesmeyi hedeflemek gafleti yüzünden bu hale düştüğümüz canımızı yakan bir doğrudur. Diğer Türk bölgelerinin koruduğunu biz yıkmışızdır. Sayısız yıkıma rağmen bu devamlılığı sağlamışlardır. Bu acaip denklemi çözmek zor iştir. Gittiğim yerlerde bu konu değişmez dikkatlerimdendi. Türk Cumhuriyetleri’nde ilim ve sanat adamlarının kültürü tamamen bu dil ve edebiyat üzerineydi. Bazıları bizi mahcub edecek kadar derin biliyorlardı. Diyeceğim diğer hususlara geçmeden bu konuya da bir örnek vereyim.

Bir büyük Türk sanatkârı: Şîrali Cürayev

2008 yılıydı. Özbekistan’ın büyük sanatkârı Şirali Cürayev Ankara’ya gelmişti. Türk Dünyası Devlet Türk Müziği Topluluğu’nun kurucusu, en verimli çağında aramızdan ayrılan büyük değer Ali Özaydın haber verdi. Bereketli bir gündü.  Yoldayken, sevgili Gülden Arbaş bir dost grubunun toplantısına çağırdı. Durumu anlattım, gelemeyeceğimi, misafirlik erken biterse kendisini beklediğimizi söyledim. Bir müddet sonra geldi. Şirali Eke ile tanıştırırken, “Gülden Hanım, Mevlânâ Kültür sanat Vakfı Başkanı “ dedim. Söz sohbet bir yere kadardı ve kısa bir konser için Şirali Eke davet edildi. Kısa olacaktı, çünkü ertesi gün konser kaydı vardı.

Şimdi sıkı durun! Şirali Eke, Mesnevî’nin ilk onsekiz beyti ile başlamasın mı!.. Arkasından başka bir mevlevî eserini seslendirdi, bir daha, bir daha…  Bu yüksek başlangıcı yine divan şairlerinin eserleriyle devam ettirdi. Hepimiz şaşırmıştık. Hiçbir hazırlığı olmadığı halde, Mevlevî misafiri hürmetine o seviyeyi gözetmiş, bize şahane bir gece yaşatmıştı. Hepimiz başka bir âleme geçmiştik. Gülden ve epeyce kişi oluk oluk gözyaşı akıtıyordu. O kadar tesirli bir okuyuştu.

Ya bizde?

Değerlendirmesini sonra yapabildik.  Bizde hangi sanatkâr bunu yapabilirdi? Biz ki hep hür yaşamıştık, üzerimizde Sovyet baskısı benzeri bir ağırlık da yoktu. Dînî hayatımız canlıydı. Yasağa rağmen tarikatlerimiz sıra sıraydı. Binlerce müzisyenimiz devlet desteğinde sanatlarını devam ettiriyorlardı. Fakat o seviye eksikti. Onlardan bunu bekleyen bir aydın kesim de, devlet de, toplum da yoktu. Hep aynı noktaya geliyoruz: Çünkü biz o kültür ve dille temasımızı kesmiştik. Bilmemek, sevmemek ve bahsetmemek kimsede bir noksan duygusu yaratmıyordu. Aruz bilmemek veya öğretmemekle övünen öğretmenler nesli bunun tipik örneğidir.

Halbuki, Türk Cumhuriyetleri, her türlü olumsuzluğa rağmen, hala o dili anlıyor, şiirinden müziğinden zevk alıyor ve hayatlarının ayrılmaz bir manası gibi kabul ediyorlardı. Sistemin serbest bıraktığı, bir ölçüde teşvik ettiği mikro milliyetçilik kapısını genişlete genişlete bu sonuca varmışlardı. En önemli savunma refleksini bu dil ve edebiyat veriyordu.

Taksi şoförü Fuzûlî okuyor

Diyelim ki Şirali Eke bir büyük müzisyen sıfatıyla bunları bildi, öğrendi. Fakat o bir istisna değil. Okumuşlar ve halktan insanlar da aynı kültürle yetişiyor. Anlıyorlar, seviyorlar, istiyorlar. Bunu bir çok kişide ve örnekte denedim, gördüm. Taksiye biniyorsunuz, şoför size divanlardan örneklerle konuşuyor. Alışveriş yerlerinde yine aynı durum. Umulmadık yerlerde, umulmadık kimseler, Türkiye’nin profesyonellerinin içinden zor çıkacağı şiirleri okuyorlar. Hem de vezne ve manaya dikkat ederek… Yanlış okuyan hemen hemen yok. Güzel okuyan da çok.

Bizim tiyatrocularımız bile o halktan insanlar kadar doğru okuyamaz ve ağızlarına yakıştıramaz. Gel de yanma! Bu çarpıcı dikkati çok yerde söyledim ve yazdım. Türkiye Türkçesinin işlenmişliğine ve ileriliğine rağmen böyle bir geriliğimiz olduğunu bilmeliyiz. Bu nokta önemli. Tekrar vurgulayayım: Türkçe’nin en ileri ve en zengini şüphesiz Türkiye’de konuşuluyor, yazılıyor. Fakat, edebiyat tarihi ve dilin geçmişi ve kültürün devamlılığı bakımından bir bilgi ve zevk eksikliğimiz olduğu da muhakkak. Bunu eksiklik gibi kabul etsek, düzeltiriz. Hiç zor değil. O dikkati ve zevki kaybettik.

50 yıl önce iyiydik

Dünün okumuşlarında ve tiyatrocularında bu arıza yoktu. Çünkü Türkçe’yi çok iyi biliyorlardı. Doğru ve güzel okuyorlardı. Hayranlıkla dinleniyorlardı. Sevenleri ve anlayanları vardı. Az sayıda da olsa Türkçe bilen ve edebiyat seven kuvvetli bir aydın zümre vardı. Son yazılarımda hep tiyatrocular üzerinde durdum. Eski oyuncuların Türkçesinden de bahsettim. İyi bilirlerdi. Hatta iyi yazarlardı. Hem bilgi, hem de zevk ve öğreticilik bakımından öne çıkanları vardı. Keşke yazsalardı.

Birini zevkle anacağım. Büyük bir oyuncuydu. Bugün ismini hatırlayan olduğunu bile sanmıyorum. Nüvit Özdoğru, Türkçe’yi en güzel anlatan kitaplardan birini yazdı. Maalesef o güzel Türkçemiz kitabının da baskısı yok. Yazılış hikâyesi de ilginçtir. Nüvit Bey bir süre yattığı hastahanede, hastalığının nekahet döneminde bir çırpıda yazmıştır. Hakıkaten pek güzeldir ve herkesin rahatça okuyacağı bir eserdir.

Düşünün hasta yatağında bilgi ve zevk eseri o güzel kitabı yazacak donanımda tiyatrocularımız vardı. Sayıları hiç de az değildi. Türkçeleri zengin ve parlaktı. Güzel kullanırlardı. Onları kaybetmiş görünüyoruz, fakat bıraktıkları örnekler eminim bize gideceğimiz yolu da gösterecek.

A.YAĞMUR TUNALI