Tarihin Dayanılmaz Ağırlığı – Prof. Dr. Teoman Duralı

https://i2.wp.com/www.milliakil.com/wp-content/uploads/2017/02/20150814T15272473847130300EKSP2682.jpg?resize=340%2C160

Tarihin Dayanılmaz Ağırlığı

Değerler

İnsan, hem canlı hem de kültür varlığı olarak geçmişin ürünüdür. Avami siyasi bir söze başvurursak, insan, hem doğal, hem toplumsal kalıtımı bakımından ‘gerici’dir. Doğal kalıtımı cihetiyle anne-babası yoluyla en eski canlılara, çekirdeksiz hücrelere; başta dil gelmek üzre, kültürtoplum mirası vechesiyle ise, yaşadığı günden çok öncelere geri gider. Ne var ki, aynı zamada ‘ilerici ‘dir de. Zira her anne-babanın çocuğu, ebeveynine birtakım iç -gen etik- ile dış -tip- özellikleri bakımından benzemekle birlikte farklıdır. Bu, kültür-toplum düzleminde de böyledir. Nesiller, birbirlerine bazı değerleri aktarırlar: Gelenekler. Ancak, her nesil, kendi değerler hazinesinde -: Görenekler- irili ufaklı değişiklikler yaparak birtakım kültür unsurlarını sonrakisine devreder. Sözünü ettiğimiz değerler, insanın elinin altında ve çevresinde bulduğu fizik, coğrafya, topoğrafya, iklim ile hava şartları ve hayvan ile bitki varlıkları çerçevesinde ve taş ile toprak cinsinden hammaddelerden yararlanılarak üretilirler. Görüldüğü gibi, insan kendi günlük acil yahut müstakbel ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde hammaddelerin, yani malzemelerin -dallardan, yapraklar ile samandan örülü kulübeden tutunuz da feza taşıtına dek uzanan bir yclpaze cinsinden- mamı1le dönüştürülmesiyle değerler oluşturulur. Hammaddeden mamulün üretilmesi, bir fikir şablonu çerçevesinde gerçekleşir. Fikirler, inançlar tarlasından biter. Anlaşılacağı üzre, söz konusu olan zihnin yahut dimağın, elle iş ve güç birliğidir. Zaman-mekan hatlarında yer alan fizik-kimya kuvvetlerinin doğrudan etkisi ilc güdümünde yürümeyen dimağ-zihin işlemleri manevi dediğimiz alemdedir. İşlenen ise maddi dünyadır. İnsanın maneviyatı ile içerisinde yaşadığı maddi dünya arasında dialektik bir ilişki yürürlüktedir -işte bu görüş, gerek ilkçağ Çin bilgeliğinin Taosunda gördüğümüz Yin-Yang karşıtlığında gerekse Eskiçağ Egeli bilge Herakleitos’un mensur parçası “Savaş”ta ifadesini buluyor. Maddi dünya ile manevi alem, sav ile karşısav durumundadırlar. Bu ‘savlaşma’nın ‘evlad’ı, başka bir deyişle, sentezi, ‘değer’lerdir.

İnançlar

İnsanları birarada yaşatacak kudret ile kabiliyetteki değerler, inançtırlar. Bunların pek küçük bir bölümü, öteki inançların, dolayısıyla da değerlerin ‘anne’sidir. Onların kendileri, özge inançlardan neşet etmemekle birlikte, ‘inanç doğurur’lar. Bu ‘kaynak inanç’lardan doğmuş olanlar, özellikle maddi zemin ve zaman ile mekan boyutlarında geçer oldukları görülür. Mezkûr ‘inanç’lar -en azından, gündelik yaşama düzleminde- ‘bilgi’ durumuna gelir. Geçerli olup olmadığı soru konusu kılınmayan, ve yukarıda belirtildiği üzre, kendisi esas olup müteakib inançları doğuran, üstün ve tereddüte mahal bırakmayan yaptın m gücü bulunan ‘inanc’a ‘iman’ diyoruz.

Kültür

Bir yahut birkaç merkez inanç (iman) etrafında yahut altında tutarlıca derleştiğini tasavvur edebileceğimiz bir belirli inançlar bütünlüğü, belli bir Kültürü oluşturur. Bahse konu merkez inanç/ların dayandığı en temel inanç yahut belirli az sayıdaki inançlardan türemiş başka bir inançlar kümesi, akrabası olan yahut olanlarla birlikte oluşturduğu daha üst ve kapsayıcı kültür topluluğu seviyesine medeniyet adını veriyoruz. İşte, insan olarak hayatımızı biçimlendiren -aile, oba, oymak, boydan millete dek uzanan- kültür katları, değer öbekleri demek olan inanç ilmikleriyle örülür. Bahis konusu ‘inançların içerisine doğuyoruz. Başka bir söyleyişle, dirimsel (Ing biotic) yapımız ile fizik çevremiz gibi, toplumkültür ortamını da hazır buluyoruz. Bir şeyi hazır bulmak, onun, ‘ben’ olmadan önce varolduğunu gösterir. Yaşanan andan önce varolmuş her şey ‘geçmiş’tedir. Toplum-kültür varlığını ifade eden gelenek-görenek-adet çeşidinden geçmiş değerler öbekleri ‘geçmiş’ten ‘şimdi’ye akıp varırlar. “İnançlaşmış” bazı ‘değer’lerden kalkarak bedence ve ruhca kendi ‘ben ‘imi ve kültür-toplum ortamım ile fizik çevremi ‘değerlendiririm.

Bireylilik

Dirimsel faaliyetleri (İng biotic functions) kesintiye uğratmaksızın canlının irdelenmesinde ulaşabileceğimiz en alt, en temel varlık seviyesi ‘bireylilik’tir. Hücreden başlayarak beşere dek her canlı bireyi kendisine vucut veren ‘altbirey’lerin bütünlüğüdür (Fr integration). Mesela, hücrenin çekirdeği, mitokondrisi, golgi cihazı gibi yapılar, onda yer alan ‘altbirey’lerdir. Filvaki kendisini oluşturan ‘altbirey’lerden hareketle belirli bir hücrenin bütününü daha seçikce anlayıp açıklayabiliriz. Ancak incelediğimiz hücreyi ‘altbirey’lerine, başka bir deyişle, organcıklarına ayrıştırdığımızda, onun canlı bütünlüğünü yitiririz. Böyle bir durumda o, ölüdür. Demekki, bilim işlemlerinde, yaşayan varolanı ‘altbirey’lerine  ayrıştırdığımızda, canlı bütünlüğünü bozup ortadan kaldırıyoruz. Bu durum yine bir dirimli (İng biotic) varolan olarak beşer için de geçerlidir. O da öyleyse ‘birey’dir. Her canlı birey, evrim basamaklanmasındaki (Hal scala) yapıca ve işleyişce (ing mechanism) karmaşıklık derecesi uyarınca, ‘bireyliliğ’inin farkına değişik raddelerde varır. Bir ağaç, ışığın kuvvetine, maruz kaldığı basınca göre gelişip serpilir yahut tersine kurur. Bu ‘bireyliliğ’in farkına varmanın bir derecesidir. Balık, ondan daha seçikçe farkındadır. Çünkü, dış etkenler, onun bünyesinde haz yahut acı duyumlarının ortaya çıkmasına yol açar. Bu durum, artık köpekte, kedide, devede, atta yahut maymunda iyice belirginlcşir. Ne var ki, hiçbiri duyu boşandırıcı bir etkene maruz kalmadıkca, durduk yerde, acıyı yahut hazzı duyumlayamaz. Hele, acı, haz ve daha başka duyular üstüne düşünemez. Zira kavramlaştırma istidadına malik değildirler.

İnsan-olma

Bahis konusu kuvveyi haiz beşcr, bunu içerisine doğduğu toplumda fiile dönüştürdüğünde, ‘insan’ olur. ‘İnsan’ın ‘bireyliliğ’iyse, başka hiçbir canlıda rastgelmediğimiz, ‘ben’ biçiminde tezahür eder. Şu halde, ‘ben’ artık bir dirim birimi değildir. O, anlamgücünün verisidir. Böylelikle maddı değil, manevıdir. Bedenini, bünyesini duyumlayan beşer’den kendisini anlayarak başkalarından ayırdedebilen insana geçiyoruz. Kendisini ilkin duyumlayarak, hissederek, bilahare anlayarak başkalarından ayırdedebilen insanın temel varlık birimi ‘ben ‘idir. Zaman içerisinde oluşan duyma, anlama ile başkalarından ayırdetme kabiliyeti ile birikimi, o belirli ‘ben’in tarihidir.

İrade

Öyleyse ‘ben’, tarih verisi bir varolandır. Tarihi kesintiye uğrar, tarihliliğini unutursa, o insanın ‘benliğ’i sarsılır, giderek, çöker. Beşeri meydana getiren, bütün canlılarda olduğu üzre, evrim-genetik verisi kalıtımdır. O da, şu durumda, uzak geçmişten yakına -soyoluş (filogenesis)-, yakın geçmişten şimdiki zamana -bireyoluş (ontogcnesis)- akıp gelen sürec ile onun beraberinde getirdiği birikimdir. Görüldüğü gibi, evrimselgenetik süreçler tarihı olanları andırır. Şu var ki, insanın olmadığı yerde tarihten bahsolunamaz. Zira, bulunulan andan önce uzak ilc yakın zaman dilimlerinde olup bitmiş süreçlerin incelendiği alan evrim, genetiktir. Bahse konu cvrimsel-genetik süreçler, yer aldıkları yahut taşıdıkları canlıların ‘bireysel katkı ‘ları olmaksızın olagelirler. Bir tek -artık beşer değil- insan, ‘öz katkı’larıyla, müdahaleleriyle kendi ‘insan oluş’unu inşa eder. Menşece zihni olan bu ‘insan-olma’ isteğine irade diyoruz. Şu durumda beşerin evrimsel-genetik kalıtımı gayrı iradı olmasına karşılık, insanın kendisini inşa etmesinin sa iki iradidir. Kendisini kendi isteği, yani iradesi doğrultusunda inşa eden insan bilinç sahibidir. Bilinçlenen insan da, kişileşir.

İrade-sahibi olmak, özden HÜR olmağı şart koşar. Bilkuvve hür olan insanın, hürlüğünü fiile geçirmesi, fiilinde tezahür ettirmesi, iradedir. Bu kendisini ilkin düşünme ediminde, bilahare eylemde gösterir. Eylem de zaten, insana mahsus hareketlerin, onun düşünmelerinin semeresi olan düşünceler tarafından biçimlenip yönlendirilmeleridir.

Düşünceler, en basit olanları dahi, ömrün ilerleyen evrelerinde belirirler. Öncelikle tasavvur, zamanla da kavram birikimine kaçınılmazcasına ihtiyaç gösterirler de ondan. Yaşadıklarımızdan bizde kalan ‘iz’ler, temelde, duyu verilerinden neşet etmiş duyumlar ile bunlardan doğan duygulardır. Dışımızdaki şeylere veya olaylara doğrudan yahut dolaylı ilişkin olarak zihnimizdeki ‘resim’lerin ‘kaba hat’larını, duyu verilerinden neşet etmiş izlenimler ile bunların daha bir seçikleşerek genelleşmesi demek olan duyumlar oluşturur.

Hafıza

Şeyler ile olayların zihnimize yansıyan sözümona ‘resim’lerine de, nitekim, tasavvur diyoruz. Bunların zaman içerisindeki düzenli ve birbirleriyle bağlantılı birikimiyse hafızadır. Olup bitmiş olanların belli bir sonra zihinde canlandırılması, hatırlamadır. İşte, üstüne düşünerek katlandığımız -tefekkür. Ejkarlanma (reflexion)- tasavvurlar, ‘resim’li olma özelliklerini yitirerek git gide kavram da dediğimiz zihin birimlerinden düşüncelere dönüşürler.

Hatırlayarak düşünmelerimiz, hep geçmişte başımızdan geçenler üstünedir. Olup bitenlerin bizdeki ‘iz’leri üstüne düşünerek -hatırlarnalar, hatıralar- kendi ‘ben ‘imiz ile ‘çevre’miz hakkında düşünceler geliştiririz. Kendi ‘ben’imizi aydınlatan, kendimize açan düşünceler, bilincimizi oluştururken; ‘çevre’mize ilişkin olanlar, bilgilerimizi meydana getirirler.

Nihayet, duyma-düşünme-hatırlama işleyişlerirniz ile işlemlerimizin tümü, inanç varlığımızın zeminini teşkil ederler. Söz konusu varlığımız, geçmişte temellenip henüz yaşanmamış zaman dilimi demek olan geleceğe hamle yapar. İmdi, geçmişteki yaşadıklarıyla yoğrulup ‘pişen’ kişilikli insan bireyi’ , yaşanacakların nasılolabileceklerini hep tasarlamakla meşguldür. İşte, hafızasından sudûr eden onun bu bariz vasfına ‘tarihi varlık sahası’ diyoruz. İnsan, hem birey hem de toplum olarak tarihi varlıktır.

‘Kişilikli insan’ın kendi ‘ben ‘ini belirleyen eşsiz özelliklerine kimlik diyoruz. Bireyler için olduğunca, belli bireylerin zaman ile mekanca biraradalığından doğan toplum bağlamında da kimlik söz konusudur. Sonuçta, ‘kişilikli insan bireyi’ vasfll1a uygun toplum da, varlıkca daha üst seviyede bir ‘kimlikli birey’dir. Nasıl tek bireyin kendi ‘benliğ’ini bilmesi kişisel bilinciyse, toplumun öz ‘benliğ’ini tanıması da onun toplumsal bilincini ortaya koyar. Birinde olduğu üzre, ötekisinde de bilincin esası, hafızadır. Toplum hafızasından kaynaklanan hatıralardan yaşayakalanlar, gelenekleşirler. Gelenekleşebilmiş maşeri (kolektiv) hatıralar ise, kendilerini, yaşayan toplumda örf, adet ile görenek biçiminde duyurur, izhar ederler. Örf, adet, gelenek ile göreneklerin heyetimecmununaysa, o toplumun kültürü adını veriyoruz. İmdi, nasıl, kültürsüz toplum olamazsa, aynı şekilde tarihsiz kültürden de bahsedilemez. Tarih, toplumun benliğine ilişkin bilinci, dolayısıyla, kimliğidir. Geçmişini topyekun unutmuş insan, hafızasını yitirmiştir. Rene Desearres’ın ‘düşünüyorum, öyleyse, varım” düsturu uyarınca, hafızası silinmiş olan, varlığına -yani ‘benliği’ine- ilişkin bilincini de kaybeder, sonuçta, insanlığından olur. Böyle birine artık insan diyemeyiz. O, salt dirim seviyesine -yani beşerliğe- rucu etmiş sayılmalıdır; buna ise, ‘bitkisel hayat’ denir. Aynı şekilde, geçmişini düşünemeyen, demekki, tarihsiz kalan toplum, ortadan kalkmağa hükümlüdür. Dünü olmayan toplumun yarını da olamaz. O, tıpkı hafızasını kaybetmiş kişi gibi, değerlendirme yapamayıp anlamlandırmada bulunamaz.

Anlamlandııma ile değerlendirme, birbirlerini tamamlayan iki ayrı zihin etkinliğidir. Anlamlandırma, yapma ile inşa etkinliklerinin asıl saikidir. Değerlendirmeyse, yapılmış, kurulmuş, inşa edilmiş olanın yorumu, takdiri ve yargılamasıdır. ALLAH, her iki hassanın biricik malikidir. Yarattıklarının kuvvesi -sureti ve ona eklenecek maddenin çeşidi, niteliği ile niceliği ve dahi Eflatun’un deyimiyle ideası- kendisinde saklı -hafibulunduğundan, O, her şeyin anlamı ilc manasına ezelden ebede müdriktir -tekamüle dayanmayan, demek ki, mutlak idrak ile şuur (bilinç) Ondadır. Yalnızca halihazır varolan evren (kainat) değil, olmuş, olan ve olacak bilcümle alemler ALLAHda anlamlıdırlar. O, anlamlandırma yetisini (Fr capacite), varolan fizik eyrende, bilebildiğimizce, bir tek insana bahşetmiştir -bkz: Hicr(l5)/26; Isra(l7)/85 ile 86.

Değerlendirmeye gelince: Madem yaratıcı Odur, yarattıklarının anlamını O, içkince bilir -bu bağlamda ‘anlam’, ‘mana’ olur-, o halde ALLAHın değerlendirme yapmağa ihtiyacı yoktur. Bunun istisnası insanla ilgilidir. Zira -Melekut aleminin sakinleri haric- sınırlı ölçüde, HÜRLÜKle şereflendirilerek yaratılmış olan, bir tek, insandır. Onun ne duyduğunu, hangi duygulara kapıldığını, ne yapıp ettiğini yaratıldığı andan itibaren RABBi tarafından bilinmekle birlikte, ALLAH, ayrıca, insanın duyuşunu, düşünüşünü, hal He hareketlerini mütemadiyen gözleyip değerlendirir -‘De: Herkes kendisine has -kendi kabiliyetine uygun- tarzda eyler; en doğru yolda olanları -yolu seçen leri- en iyi bilen RABBindir -İsra(l7)/84.

Tarihin Zemini: Akıl

Şu durumda tabıı’ ki, ALLAHın ölçüsünde olmamakla birlikte – çünkü insan, yaratamaz, sadece ~nşa edebilir-, anlamlandırma ile değerlendirme hasletlerini kişi, RABBİnden doğrudan doğruya almıştır. Başka bir anlatışla, bunları o, beşerliğinden -dirim cihetinden evrim yoluylatevarus etmemiştir. Bu cümleden olmak üzre, ALLAH, yeryüzündeki halifeliğine insanı tayın etmiştir. -Bkz: Bakara(2)/30 ile An’am(6)/1651 Bunu da ALLAH, Kendi Ruhundan kişinin beşer bedenine ‘üflemek’ suretiyle izhar buyurmuştur. Bundan dolayı da, Alman mistiki ile din filozofu Johannes -Meister (Usta)- Eckhart’a göre, Ruhun insandaki tecellisi demek olan Akl!!!, öteki bütün şeylerin tersine, yaratılmamış olup ALLAH’ın Kendisini Üzünden izhar edişi olduğunu ileri sürmüştür.

Gücünü Akıldan alan zihin, dünyayı değerlendirir. Böylelikle bütün yaratıklar için ‘değerden-bağımsız’ olan dünya ile doğa, insanda ‘değer’ kazanır. Her ‘değerlendirme’ işlemi, Aklın isterlerine uyarak, bir sıradüzeni derpış eder. Bu düzenin üç basamağı, ‘ben’, ‘ben-benzeri-olan-biz’; ‘ben-benzeri-olmayan-dünya-doğa’ .

‘Ben’ ile ‘ben-benzeri’ alanları arasında aslında ~nemli ölçüde kesişirler. Aralarındaki ayırım çizgisini çekmek zordur. Ikisi, olanın tesbiti şeklinde tecelli eden ‘değerlendirme’nin aşılıp dar anlamda kültür diye nitelediğimiz kurma, inşa etme mahalinde yer alır. Bu bakımdan ‘ben’i ‘ben-benzeri -yani, ‘biz’ – şartlarının bağlamından koparan Freudcu psikolojinin -psikoanalizin- yarılgısına burada işaret etmeden geçemcyeceğiz.

Aslında bir değerlendirme-anlamlandırma bağlamı olması bakımından, gerek ‘ben’ gerekse ‘biz’ sahalarında, insan-toplum-kültür aleminin esası tarihtir. Hem bireysel, hem toplumsal kimlik, tarih temeli üstünde inşa olunur. Kimlik inşa olunduğuna göre, ortada anlamlandırma dediğimiz bir olay söz konusudur. Bu anlamlandırma işinin en geniş ve derin tezahürü, kültürün inşasıdır.

Öz ‘ben’imin inşası sırasında mensubu bulunduğum değişik toplum katmanlarının kendilerine mahsus tarihlerinin ağır baskısını her dem duyumlarım. Bu duyumlama, insan-toplum-kültür çerçevesinde yer alan olaylardan ibaret değildir. Bahsolunan çerçevenin dışındaki fizik dünya doğayı dahı yine kültürümüzün, dolayısıyla da tarihimizin gözlük camlarından seyrederek değerlendiriyor ve toplum-kültür tarihinden ayırdetmek maksadıyla buna doğa tarihi diyoruz. Gerçi Laikcilik-Positivcilik -Nesnelcilik dünya tasavvuru, giderek ideolojisi, dünya-doğanın, toplumlaştırılması- kültürleştirilmesine şiddetle karşı çıkmıştır. Kısaca evrim ıstılahıyla dile getirdiğimiz ‘değerden bağımsız’ bir dünya-doğanın, ancak tahlilolunarak incelenebileceği öne sürüledurulmuştur. Ne var ki, adı üstünde, bu, bir dünya tasavvuru yahut ideoloji olduğuna göre, kendisi de, açıkcası, başlıbaşına bir değerlendirme biçimidir. Demek ki doğanın ‘değerden bağımsız’ olduğu savının kendisi bile bir değerlendirme ifadesidir. Şu durumda, doğa araştırmalarında ele alınan konunun yahut nesnenin ‘değerden bağımsız’ olduğu fikri, bizzat bir değerlendiriştir. Nihayet, araştırmalardan elde edilen verilerin ‘yorum’lanması, ‘değer’lendirme değilse, nedir?

Tarih, belli bir bireyin yahut toplumun, kendi geçmişinden bulunduğu halihazır ana değin kotarabildiği, metafizik bir söyleyişle, bilincine varabildiği tüm müktesebat, birikim demek olduğu gibi; bu birikimin üstünde düşünerek onda yer alan olayları, süreçler ile varolanları neden-etki bağlan çerçevesinde yeniden değerlendirme işini de dile getiren ıstılahtır. Anlaşılacağı üzere, ikinci anlamıyla ‘tarih’, bir bilimin adıdır.

Birinci anlamıyla tarihin, her zaman ister birey, ister toplum biçiminde olsun, bütün insanlar için geçerli olduğunu yaşanmış örnekleriyle ilk defa akıcı bir uslupla tasvir eden Halikarnasos’lu (Bodrum) Herodostur (484-4:75). Sanıldığının tersine, o, bir vaka olarak tarihi ilk keşfeden değildir. Oncelikle medeniyet seviyesine erişmiş küıtürler, öteden beri tarih bilincine sahib olmuşlardır. Hatta medeniyet aşamasına ulaşmamış kültürlerde de geçmişten gelen birikimler yaşanır. Geçmiştekiler ilc şimdi yaşananlar arasında dikkate değer bir kırılma, bir fark yoksa, iki zaman kesiti arasında belirgin bir ayırım çizgisi çekilemez. Bu durumda, yüzeye yansımış bir tarih bilincinden bahis açılamamakla birlikte, yine de geçmişe ilişkin beııi belirsiz bir ‘farkındalık’tan söz etmek yanlış olmaz. Demekki, değişik derecelerde olmakla birlikte, tarih, her toplumda bir biçimde algılanır.

Kendi medeniyetlerinin saçtığı parlak ışık karşısında körleşip basireti bağlanmış, Yeniçağ Batı Avrupalı bir bölük önyargılı, kibirli filozof ilc bunların kör topal yamaklarının tersine, onlardan iki bin küsur yıl önce yaşamış koca Herodotos, tümüyle tarihten yoksun toplumdan söz edilemeyeceği gerçekliğini görüp kendisinden sonrakilere bildirmiştir.

Herodotos, bir vaka olarak tarihi bütün değişik vecheleriyle, çeşitli toplumları tanıyıp incelemek suretiyle tesbit etmenin yanında, bunu soyutlayarak salt bir kavram olarak da irdelemiştir. Böylelikle bir nevi tarih sistematiğinin zeminini hazırlamıştır. Gelenek ile görenekleri, örf ile adetleri ve içerisinde bulunduklan iklim, coğrafya ile topoğrafya şartları çerçevesinde farklı toplumlara mensup bireylerin birbirlerine savaş ile barış dönemlerinde nasıl davrandıklarını Herodotos bize karşılaştırmalı ve tasvirci tarzda hikaye etmiştir. Nitekim, Almancada -Geschichte- yahut Felemenkcede –geschiedenis gördüğümüz gibi, tarih, kimi dillerde hikaye anlamına gelir. Ama bilim şeklinde ‘tarih ‘in belirlendiği Yunancada, Historia, ‘araştırma’, ‘malumat’ anlamlarını içermektedir. ‘Historia’, ‘soruşturmak’ demek olan historein masdarının isim halidir. İşte, genelde bilimi tarif edip onun aksiyomatiği ile sistematiğini ilk kez belirleyen Aristoteles (384-322), Histariayı belli toplum-kültür bağlamında olup bitmiş yahut gelip geçmiş olaylar ile kişilerin neden-etki bağlantıları dikkate alınarak araştırılması biçiminde anlayıp açıklamıştır. Tarihi Herodatas anlamında klasik Türkçede vakanüvislik -‘vakaların kayda geçirilmesi sanatı’, ‘vaka yazıcılığı’ -, Aristotelesinkisindeyse, tarifi ilc sistematiği felsefede yapılan bilim olarak anlıyoruz. Daha Aristoteles, bilim olmakla birlikte, tarihin, doğa bilimlerinden farklı bir aksiyomatik ile sistematiğe malik olduğu gerçekliğine parmak basmıştır. Bilim midir yoksa zanaat mı olduğu sorusu bilim felsefesinde henüz tatmin edici ölçülerde cevaplandırılamamış olan iktisadı bir yana bırakırsak, insan-toplum-kültür aleminin kendisini doğrudan doğruya ele alan uğraşılardan -klasik mekaniğin teşkil ettiği- bilim ülküsüne en ziyadesiyle yaklaşan tarihtir. Doğa bilimlerinin tersine, bilim olarak tarih, her ne denli konusunun bağlam çerçevesinde kendisi inşa etmek mecburiyetindeyse de, sonuçta, araştırılan konu ile araştırıcısı arasında zamanca fasılanın bulunması, öznel duygu bağlarının kurulmasını bir nebze önler. Bahsolunan fasıla genişlediği ölçüde bu bağın oluşma ihtimali de azalır. Bu sebeple, bilimin nesnellik şartına en fazla yaklaşan ‘tarih’ kesimi, onun tarihöncesi (Fr prehistoire) yahud öntarih (protohistoire) kalıntılar üstüne girişilen araştırmalar alanıdır.

Devlet ülküsünde birleşmiş toplum demek olan milletin kimliği en seçik haliyle ona ait topyekun birikim üstüne girişilmiş sistematik çalışmalar anlamında tarih felsefesinin kurulmasıyla çıkarılabilir. Şu durumda tarih felsefesi, belli bir toplumun, milletin, kültür yahut medeniyetin kimlik çetelesidir. Nasıl kültürlerin oluşturabilecekleri en üst basamak medeniyet ise, medeniyetlerin dahi ulaşabileceği en yüksek aşamafelsefileşmiş medeniyet safhasıdır. Nitekim bellibaşlı felsefileşmiş medeniyetler ile kültürlerin kimlik çetelerini çıkarmış filozofları olmuştur. Bunu Eskiçağ Ege medeniyetine Herodotos ile Aristoteles; Qrtaçağ Hırıstıyan medeniyetine Aziz Augustinus ile Akinolu Thomas; Islam medeniyetine Gazali ile İbn Haldun; Yeniçağ dindışı B,atı Avrupa medcniyetine Galileo Galilei ile Isaac Newton; Yeniçağın İtalyan kültürüne Niccolo Machiavelli, Fransız kültürüne Rene Deseartes, Jean-Jacques Rousseau ile François Marie Voltaire, Ingiliz kültürüne William Shakespeare, Thomas Hobbes, John Locke ile David Hume, Alman kültürüne Martin Luther, Immanuel Kanı, Johann Wolfgang von Goethe ile Georg Wilhelm Friedrich Hegel; Çağdaş cihânşumul İngiliz-Yahudı medeniyetine de Adam Smith, Charles Darwin ile Karl Heinrich Marx yapmışlardır.

Sonuç olarak toparlarsak; gerek birey gerekse toplum düzleminde ‘insan-oluş’unu sağlayan, demekki ‘kişiliğ’ini kuran insanın zihninde açık yahut bulanık bütün baştan geçmiş olanların çetelesinin çıkarılması demek olan tarih, aşağıda dökümü sunulan konuları anlarnca kapsamaktadır:

Kişiler ile toplumlarda bilinçlenilerek -yani, ‘öz bilgisi ‘ne erişilerek- ‘kimliğ’in oluşturulması;

Özellikle toplumun maşeri hafızasında yer etmiş -gelenekleşmiş örf ile adetler, esatirler, kıtlıklar, feHlketler, tabii afetler, dini-tasavvufi yaşantılar, iktidar kavgaları, iktisadi bolluk yahut sıkıntılar, zafer destanları yahut bozgun üstüne ağıtlar, sefer yahut ricatlar, aşk maceraları ile hikayeleri, yurtlanma efsaneleri cinsinden- yaşanmışlıklar, ya oldukları zaman ya da olup bittikten sonra kuyumcu titizliği ve dikkatiyle ayıklanarak kayda geçirilmeleri: Tarihçiliğin esasını oluşturan vakanüvislik;

Belli bir toplumda, küıtürde, medeniyettc yahut medeniyetler camiasında maşeri hafızaya nakşolmuş yaşanmış cümle olayları elden geldiğince dikkate alarak bunların, nasıl, neden ve hatta niçin cereyan etmiş olabileceklerini sorgulayıp bilim aklının gerektirdiği nedensellik ile nesnellik ilkelerine uygun tarzda ya düzayak hikaye ederek ya da karşılaştırmalı biçimde izah edebilecek açıklama örneklerini geliştirip önermek: Tarih bilimi;

Ve nihayet tarih felsefesi: Bu da, yine, iki bölüme ayrılır: Tarih biliminin felsefesi ile tarih metafiziği.

Nasıl, tarih biliminin ilk şaşmaz örneğini Herodotos’ta buluyorsak, bunun felsefesini de ilk yapan Aristotcles olup Yeniçağda adını koyan da -Philosophie de la Histoire- Voltairedir. Tabıı, gerek Aristoteles’te gerekse Voltaire’de tarih biliminin felsefesi, tarih metafıziğinden besbelirgin çizgilerle ayırılmış değildir. Yine de, bugün tarih biliminin felsefesi tabiri altında tanıdığımız çalışma-inceleme alanına ilkin öncelikle Aristoteles’te rastgeliyoruz. Ama asıloluşup olgunlaşması Wilhelm Diltheyladır (1833- 1911).

Tarih metafiziğine gelince; onun da ilk dikkate şayan siması Giambattista Vico’dur (1668-1744). Bunun doruğunaysa, Hegel ile daha küçük ölçekte Johann Gottlieb Fichte’nin (1762-1814) çalışmalarında ulaşılır. Ancak, asıl kayda değer hamle çağımızın önde gelen filozoflarından Jose Ortega y Gasset’le (1883-1955) vuka bulmuştur: Tarih, insan-toplumkültür gerçekliğinin dışında, ondan ayrı mütalea edilemez. Tam tersine, insan-toplum-kültür, ‘tarih ocağı’nda pişer. Her insan-toplum-kültür gerçekliği, ‘piştiğ’i ‘tarih ocağı’na göre ‘bakış açısı’ (Fr: perspectif) kazanır. -bkz: Jose Ortega y Gasset: “Estructura de la Vida, Sustancia de la Histoda”, 23.s, “En Torno a Galileo”da; Espasa Calpa, Madrid, 1965.

Böylelikle her insan-toplum-kültür, öz tarihinden ötürü kendisine has bir gerçeklik ‘reng’ine bürünür. Buradan hareketle, ‘insan-tarih-toplumkültür’ bütünlüğünden bahsetmek lazım. Her tarih biriciktir; bu yüzden, hiçbir ‘insan-tarih-toplum-kültür’ gerçekliğini başka birinin bakış açısından açıklamağa imkan yoktur. Ancak, bunların arasından benzerliklerin, ortaklıklar ile etkileşmelerin olmadığı anlamını çıkarmak da doğru değildir. Tarihciliğin, ama özellikle de -gerek tarih biliminin felsefesi gerekse tarih metafiziği anlamlarında- tarih felsefeciliğinin zorluğu, ‘insan-tarihtoplum- kültür’lerin özgün gerçekliklerinin üstünde ve onları da kapsayan evrensel yahud insanşumaı değerler ağı var mı; varsa, cüzl birimlerin, bahsi geçen tümel (evrensel) değerler varlığı içerisindeki konumları, önemleri ile ilişkileri nelerdir, sorularında odaklaşmaktadır.

Prof. Dr. Ş. Teoman Duralı