Millet Olmanın Ruhu

Fatıma Karakuzu

ilahiyatci – Yazar

FacebookTwitter

Millet Olmanın Ruhu

Millet Olmanın Ruhu

Millet’in ne olduğu kavramsal olarak kesin bir şekilde açıklanamamıştır. Sözlüklerde genellikle ifade edilen tanım şu şekildedir: “Millet” kelimesi; “m-l-l” kökünden din ve yol manalarına gelmektedir. Mecazi olarak ehl-i millet manasına gelen millet kavramı Kur’an’da “din” (Hac, 22/78) Türkçe’de ise “ulus” ve “topluluk” anlamlarına gelmektedir (Dini Kavramlar Sözlüğü, Diyanet Yay.). Millet (nation) kelimesine verilen bir diğer tanım: “Birbirlerine birtakım bağlar ile bağlanmış insanlardan oluşan topluluk” olmuştur.

Yani millet kelimesi tarihi tecrübede insan topluluklarının ortak tarih, dil, kültür ve gelenek ile inanç değerlerinin toplam bir bütününü içerisine almaktadır. Bütün bu unsurlar milletin yaşayabilmesi, dinamik bir şekilde devamlılığını sağlaması açısından önemlidir. Çünkü dil, tarih ve inançlar/ortak değerler bir milletin hafızasıdır ve beslendiği kaynaklarıdır. Tüm bu kavramlar kendi içerisinde özgün bir şekilde tamamı ile o millete ait olmalıdır ve benimsenmelidir.

Topluluklara millet olarak anlam kazandıran “ortak değerler”in bilinçli bir şekilde kavranması, “bir” olabilmemiz açısından son derece önemli ancak günümüz şartlarında bir o kadar da zor bir durumdur. İçinde bulunduğumuz zaman, evrensel kültürün hakim olduğu kozmopolit ve seküler bir dünyanın hakimiyeti altındadır. Bu sebeple milletlerin kendine has özgün tarih, dil ve inanç değerleri ortadan kaybolmaya yüz tutmaktadır.

İnsanlık tarihine baktığımız zaman ortak kültür alışverişlerinin olduğu bir gerçektir ve gereklidir. Olmaması düşünülemez. Diller, kültürler.. birbirlerinden etkilenir. Milletler bu durumda kendi bünyelerine uygun olanı seçerler. Ancak bizim burada kast etmek istediğimiz şey “kapitalist ve seküler”liğin hakim olduğu bu çağda, milletlerin ve bireylerin kendi iradeleri dışında, kendilerine ait değerleri hızla kaybederek anlamsızlaşma ve yok olmayla karşı karşıya kalmalarıdır.

Bizler büyük bir medeniyetin mirasçılarıyız. Ancak hiçbir şeyin kökleşmeye vakit bulamadan hızla değiştiği bu zamanda kökleşmiş bir değer dünyasına sahip olduğumuz halde her geçen gün bu kökleri bilinçli olarak veya olmayarak ya kendi ellerimizle söküyoruz ya da bunu seyrederek bir şeyler yapmıyoruz. Aslında bu şikayetler ve çözüm önerileri şu anda içinde bulunduğumuz  yüzyıla özgü şeyler değil. Millet olarak kendi benliğine yabancılaşma, birkaç yüzyıldan beri milli bir şuura ve davaya sahip olan münevverlerimiz için de büyük bir sorundu. O dönem aydınlarının yazdıkları ve kaygıları günümüz için de geçerliliğini maalesef korumaktadır. Birkaç yüzyıllık bu kaygımız maalesef devam etmekte ve bu durumu ortadan kaldırmak için kalıcı bir çözüm üretilmemektedir.  Bu durum tarih içinde kaygısı olan bu aydınlarımızın yaptığı birtakım faaliyetler, “Batılılaşma”yı yanlış anlamak gibi durumlar neticesinde daha da içinden çıkılmaz bir hal almıştır.

Türklerin en eski yazılı kaynaklarından olan Orhun kitabelerine baktığımızda Türklerin kendi milli değerlerine sıkı sıkıya bağlı kalmaları tavsiye edilir. Bu çok önemli bir tavsiyedir. Millet olarak yönümüzü kaybettiğimiz bu zaman ve dünyada Cemil Meriç’in ifadesiyle “Pusula: Şuur. Tarih şuuru, milliyet şuuru, kişilik şuuru.”dur. Bu şuurun hakkıyla kazandırılacağı yerlerden birisi de eğitim kurumlarıdır. Yani terbiye.

Eğitim hayatımızın büyük bir kısmında almış olduğumuz dersler, özellikle tarih dersleri, edebiyat dersleri, dil bilgisi dersleri gençlerde milli bir bilinç uyandırmıyorsa burada sorun nedir ve nerededir, araştırmak gerekmez mi?

Bir sorunu araştırırken, sorunun kaynağını bire indirmek zor ve hatta imkansızdır. Benim anlayışıma göre bir şey asla tek bir sebep yüzünden sorun halini almaz. İç içe geçmiş sistemler birbirlerinden etkilenerek belli bir sonucu doğurur. İçinde bulunduğumuz bu durumun tek sebebi eğitim değildir ancak bu durumun düzelmesinin eğitimden başlayacağı bir gerçektir.

Mehmet Kaplan Kültür ve Dil adlı eserinde şöyle söyler “Milletlerin tarihini bilmeyen nesiller, içlerinde milletlerine karşı canlı bir ilgi ve sorumluluk duygusu da hissetmezler. Böylelerinin yabancı tesirlere kapılması ve yabancılara köle olması çok kolaydır.” Bizler, geleceğimizin yabancı tesirler altında kalmasını elbette istemeyiz. Bu durum, köleleşerek yok olmak demektir. Kendi tarihine, kendi diline, kendi değerlerine ve sanat dünyasına yabancı olan nesiller, ruhunu ve şuurunu yitirir ve kaybolurlar. Kendi Ben’inden uzak bir benlik arayışı içinde, bir bunalım haliyle mutsuz topluluklar haline gelirler. Sorunun kaynağı tek olmadığı gibi sonucu da tek bir alana yansımaz, pek çok alanı etkiler.

Eğitimin milli bir şuurla verilmesi ve milli bir şuur kazandırması bu nedenle önemlidir. Zamanın hızlı akışı içinde tutunabilecek bir dala ihtiyacımız var ve o dal bizi biz yapan, millet yapan ortak değer ve birikimlerimizdir. Özellikle de dilimizdir. Natıka ve mantık aynı kökten gelir. İnsanlar nasıl konuşurlarsa mantıkları da o doğrultuda şekillenir, öyle düşünürler. Belki de milli hazinemiz içerisinde sahip çıkmamız gereken en önemli şey dilimizdir, dilimizin eğitimidir. Dilimizi doğru bir şekilde, olması gerektiği gibi öğrendiğimizde artık tarihimizi de olması gerektiği gibi anlayacağımıza inanıyorum. Çünkü tarih eğitimi, olayların kronolojik sıralarını ve faillerini ezberlemekten çok daha fazlası olmalıdır. Tarih okumak, anlama ve yorumlama yeteneğini gerektirir ve milletimizin her bir ferdinde bu yetenek olmalıdır. Yine aynı şekilde edebiyat ve sanat eğitimi de yazar eser ezberlemek değildir. Bize yabancı olmayan bizi en iyi şekilde anlatan kavramlarla bizi tanımamız gerekmektedir. Bizi ancak bizim dilimizle ifade edebiliriz. Değerlerimizi, düşüncelerimizi, estetik ve sanat anlayışımızı ifade edebileceğimiz kavramlar yerleşmeli zihnimize.

Bugün her evde en az iki tane bulunan televizyonlara, herkesin mutlaka kendisine bir yer bulduğu sosyal medya sayfalarına baktığımızda bu amacımızın önünde büyük bir engel ve tehlike arz eden; özellikle de gençlere hitap eden dizi ve programların, sayfaların ve sanal gündemlerin bizim değer dünyamızla uzaktan yakından alakası olmadığı, hatta hiçbir değere sahip olmadığı ortadadır. Bizi biz yapan ne varsa, o kutunun ve sanal dünyanın içinde yok. Asla da olmayacak. Bir hocam şuna benzer bir şey söylemişti “Televizyon tamamen reklam içindir. Reklamların arasında program seyredersiniz. Programlar da reklamdır.”Aynı şey sosyal medya için de geçerli. Bu durum için “algı operasyonu” kavramı çok sık kullanılıyor. Milletler üzerindeki en etkili savaş silahı da bu olmalı. Reklam neyin reklamı olabilir ki? İzlediklerimizde yiyecek içecek reklamından çok daha fazlası var. Yemek kültüründen kıyafet kültürüne, temizlik anlayışından aile hayatına kadar hayatımızın basit görünen ama bizi biz yapan her anına korkunç derecede etkisi var bunların. Bu durumdan kurtulmak ve bu tehlikeyi aleyhimizden lehimize çevirmek de yine bizim elimizdedir.

Bugün milli değerlerimizi ve geleceğimizi emanet edeceğimiz gençlere örnek olarak kimleri sunuyoruz iyi düşünelim, sosyal medya fenomenlerini mi?

Fatıma Karakuzu