Bir tarih tanığının feryadı

Mustafa Alican

Tarihçi – Akademisyen

FacebookTwitter

Bir tarih tanığının feryadı

Bir tarih tanığının feryadı

Hatırat türü eserler, kaleme alındıkları döneme etten-kemikten mamul bir insanın gözü ve kulağı ile tanıklık edişini kayıt almaları dolayısıyla tarih yazımının en kıymetli kaynakları arasında yer alır. Osmanlı Devleti’nin son büyük devlet adamlarından biri olan Ahmet İzzet Paşa’nın kaleme alarak Feryadım ismini verdiği hatırat da bu önemde bir eser.

Arnavutluk doğumlu olan ve 19. yüzyılın son çeyreğinde Osmanlı ordusunda temâyüz eden Ahmet İzzet Paşa, kurmaylık eğitimini Almanya’da tamamladıktan sonra mirlivâlıktan (tuğgeneral) erkân-ı harbiye-i umûmî reisliğine (genelkurmay başkanlığı) kadar birçok mevki ve rütbede görev yapmış, Osmanlı ordusunun Alman askerî ekolünün ilkeleri doğrultusunda modernize edilmesi projesinde etkin rol almıştı. Osmanlı idaresine yalnız asker olarak hizmet etmemiş olan Ahmet İzzet Paşa, Talat Paşa’nın idaresindeki İttihat ve Terakkî Hükümeti’nin 7 Ekim 1918’de istifa etmesinden sonra sırasıyla sadrazamlık, harbiye ve hâriciye nâzırlığı gibi görevlere de getirilmişti. Osmanlıların I. Dünya Savaşı’na katılmasına şiddetle karşı olması ile biliniyordu ve rivayetlere göre, savaş esnasında da bu tutumundan dolayı herhangi bir görev almamıştı. Nitekim Osmanlı için savaşı bitiren Mondros Mütârekesi onun kabinesi döneminde ve Bahriye Nâzırı Rauf Bey tarafından imzalanmıştı.

MİLLİ MÜCADELEYE İSTANBUL’UN KATKISI

Damat Ferit Paşa’nın istifasının ardından kurulan Ali Rıza Paşa Hükümeti döneminde İstanbul adına Sivas Kongresi Heyet-i Temsiliyyesi ile ilişkileri idare eden ve üç ay boyunca kendisini Ankara’da alıkoyan Mustafa Kemal ile Bilecik’te bir araya gelen Ahmet İzzet Paşa, bu süreçte Millî Mücadele hareketini de yerinde incelemişti. Mustafa Kemal’e geri döndükten sonra İstanbul hükümetlerinde görev almayacağı sözünü vermesine rağmen payitahta dönünce tayin edildiği hâriciye nezâreti görevini kabul edip Osmanlı idarî teşkilatının lağvedilmesine kadar bu vazifeyi devam ettirdiği için daha sonra Atatürk tarafından ağır bir şekilde eleştirilip “halife taraftarlığını hayatının sonuna kadar” devam ettirmekle itham edilse de, o daha sonra kaleme aldığı hatıralarında Ankara’nın hizmetlerini takdir edecek, bunun inkâr edilemeyeceği gerçeğini vurgulayacaktı. Onun rahatsız olduğu husus, Millî Mücadele’nin başarıya ulaşması sürecinde İstanbul’un da katkısının olduğu, fakat bunun göz ardı edildiği meselesiydi. Mesela başta Ali Fuad Cebesoy olmak üzere birçok çağdaşı tarafından vatanperver, entelektüel, zeki, stratejist ve hoş sohbet bir kimse olarak tarif edilen, ayrıca çok dil bildiğine de işaret edilen Ahmet İzzet Paşa’ya, devr-i Cumhuriyet’te herhangi bir resmî vazife tevdî edilmedi. 1934’te İstanbul Elektrik Şirketi’nde yönetim kurulu üyeliğine tayin edilerek bir miktar “huzur hakkı” alması temin edilen bu büyük devlet adamı, 1937’de vefat ettiğinde üzgün, kırgın ve incinmiş bir ruh haline sahipti. Ömrünü milletine hizmet etmekle geçirmesine rağmen, hizmetlerinin takdir edilmemiş olduğu ve bir köşeye atılıp unutulmaya terk edildiği duygusunu taşıdığı anlaşılan Ahmet İzzet Paşa, Feryadım isimli hatıratını bir anlamda kendisini hedef alan haksız itham ve suçlamalara karşı bir cevap mahiyetinde kaleme almıştı. Her satırında milletin ve devletin içinde düştüğü felaketler karşısında bir şey yapamamış olmanın derin hüznü ve acısı görülen, her cümlesinde Devlet-i Aliyye’nin ardından yakılmış acı ağıdın feryadı işitilen söz konusu eser, kuşkusuz müellifin önemli bir döneme doğrudan şahitlik etmiş olması dolayısıyla son derece dikkate değer bilgi ve değerlendirmeleri içermekteydi.

MÜHİM BİR TANIKLIK

Ahmet İzzet Paşa’nın hem Osmanlı’nın son yıllarına, hem de Cumhuriyet döneminin ilk yıllarına yaptığı şahitliği içeren, bir yandan tarihî hadiseleri anlatırken diğer yandan da dönemin siyasî manzarasını biçimlendiren fikirleri tahlil ve tenkîd eden Feryadım, hiç kuşkusuz bugüne kadar defalarca basılması, elden geçirilmesi, inceden inceye ve derinlemesine tahlil edilmesi, taşıdığı tecrübenin hem entelijansiyamız hem de genç kuşaklarımız tarafından temellük edilmesi gereken bir eserdir. Lakin 1927 ve 1928 yıllarında biri Almanya’da, diğeri ise Türkiye’de yapılan gazete tefrikası şeklindeki neşirleri bir kenara bırakacak olursak, doğru dürüst bir baskıya ancak 1990’lı yılların başında (Nehir Yayınları) kavuşabilmişti. Hususi bir gayretle arayanların bulabileceği kütüphaneler dışında, uzun yıllardan beri mesela kitapçılarda bu mühim esere tesadüf etmek mümkün olmuyordu. Bu büyük eksiklik, geçtiğimiz günlerce Timaş Yayınları tarafından yapılan ekli ve indeksli yeni, iki ciltlik pek mükemmel baskı ile giderilmiş oldu.