Alevilik mezhep mi yoksa tarikat mı?

Alevilik mezhep mi yoksa tarikat mı?

Aleviliğin Hanefilik ya da Caferilik gibi bir mezhep olmadığı açıktır. Bu nedenle Alevi dedeleri tarih boyunca “Mezhebiniz nedir?” sorusuna “İmam Cafer mezhebindeniz” cevabını vermiştir.

ugün olduğu gibi Osmanlı döneminde de Muharrem Alevi-sunni tüm tarikat efradınca matem olarak anılır, Muharrem ayına özel ayinler yapılır, suyun tadı bozulur, az yenirdi. Bir duygu birlikteliği vardı.

Mezhep kelimesi Arapça “zehâb” kelimesinden gelir; “1- gitme. 2- bir fikre düşünceye uyma; sapma 3- zihnen bir yola sapma 4- zannetme, öyle sanma” anlamları taşır. Mezhep ise: “1- gidilen tutulan yol 2- felsefe çığırı 3- din 4- bir dinin, şubelerinden her biri” anlamına gelir. Gölpınarlı “Mezhep” için şu izahı yapar: “Kelâm, yani din felsefesinde terim olarak inanca, bedeni, mali, hem bedeni, hem mali ibadetlere, muâmelâta, yani dünyaya ait evlenme, boşanma, alım satım, borç alma, söz verme vs. gibi şeylere ve dini cezalara ait ilahi vahiyle bildirilen hükümlerin tümüne gidilen yol anlamına “mille-millet” denir… Dinin hükümlerinde, anlayışa göre meydana gelmiş usûl ve fürû’, yani inanç ve inançtan başka ibadetlerle muamelelere ve cezalara ait, birbirinden farklı olarak kabul edilen tarzların tümüne de “Mezhep” ve “Nıhle” denmiştir.”

Mezhepler görüşlerini bir müçtehit etrafında oluştururlar ve genel olarak fıkhi ve itikâdi mezhepler olarak ikiye ayrılır.

Sorma be birader mezhebimizi

Biz mezhep bilmeyiz yolumuz vardır

Çağırma meclis-i riyâya bizi

Biz şerbet içmeyiz dolumuz vardır” Nesimi

Tarikat kelimesi de ‘tarik-yol’dan gelir. “Allah’a ulaşmak arzusuyla tutulan yol; tasavvufî meslek” manasını taşır. En kısa anlatışla mezhep, ilim yoludur, tarikatse irfan yoludur. Tarikatte seyr-i süluk (aşılması gereken mertebeler) esastır. Hemen her tarikatin üyelerinin aşağıdan yukarıya şu dereceler vardır: 1- Mürid, Salik 2- Şeyh, 3- Halife, 4- Pir

Eğnimize kırmızılar giyeriz

Halimizce her manadan duyarız

İmam Cafer mezhebine uyarız

Biz Muhammed Ali diyenlerdeniz  Pir Sultan Abdal

Bu bilgiler ışığında Aleviliğin Hanefilik ya da Caferilik gibi bir mezhep olmadığı açıktır. Bu nedenle Alevi dedeleri de tarih boyunca “Mezhebiniz nedir?” sorusuna “İmam Cafer mezhebindeniz” cevabını vermişlerdir. Alevilik bu nedenlerle Sünnilik ile değil karşılaştırılmak isteniyorsa Mevlevilik, Kadirilik, Rıfaîlik vb. Sünni Tarikatlarla karşılaştırması daha doğru olur. Alevilik bir tarikat mıdır? Aleviliğin edep-erkânına baktığımızda cevap evettir. Alevilikte de diğer tarikatlarda olduğu gibi bir silsile mevcuttur.

Yol içinde en altta (sâlik/mürid) Talip bulunur. Talip yola girmeğe istekli kişidir ve onu yola hazırlamakla görevli kişiye “mürşid”, “mürebbi” ya da “rehber” adı verilir. Talip yolun edep-erkânını öğrenip, hazır olduğunda, Pir huzuruna çıkararak “ikrar” verir. 

Alevilikte diğer tarikatlardan farklı olarak yola tam anlamıyla girebilmek için “musahip/yol kardeşi” seçmek ve birlikte “ikrar” vermek gerekir. Yine Alevilikte diğer tarikatlardan farklı olarak “mürşid” ve “pir” “evlad-ı resul” olmak zorundadır. “Pir olmanın ilk şartı, Şâh- Merdan Ali’nin neslinden olmaya mütevaffıktır. Ondan gayrisine pîrlik etmek bir veçhile caiz değildir.”

Muhammed, Ali postunda oturan

Dört kapıyı kırk makamı bilmeli

Muhammed, Ali’ye talibim diyen

Evvel farzdır, mürşidini bulmalı.

Mürşidini bul da, müşkülünü ara

Gene mürşidinden bulunur çare

Kavuşturur mürşid seni sana

Ol şardaki pazarbaşını bulmalı.

Hiç bina gördün mü duvarı üçlü

Nice sırlar vardır sırlardan içli

Cihanda var mı Ballı Baba’dan güçlü

Herkes vücudunda hakkı bulmalı.” Ballı Baba

GÜNÜMÜZ ALEVİLİĞİ SELÇUKLU’DA BAŞLADI

Ali taraftarlığı olarak baktığımızda ilk müminler arasında bir kliğin oluştuğunu bize siyer ve hadis kitapları haber vermektedir. Selman, Mikdat, Ammar, Ebu Zer gibi büyük sahabeler ve Haşimilerden oluşan bir çevreyi bugünkü Şia ya da Aleviler gibi düşünmek zor. Ali Şia’sı ilk kez Hz. Osman’ın katli ile başlayan ve Muaviye’nin Hz. Ali’ye karşı mücadelesi ile başlayan fitneler döneminde açıkça ortaya çıkmıştır. İtikadi olmaktan çok siyasi olan bu tutum Kerbela katliamından sonra zamanla itikadi bir boyut kazanmıştır.

Bugünkü Aleviliğin kökleri ise ilk mutasavvıflardan Seyyid Ebü’l Vefa (d.1026-ö.1107) ve Hoca Ahmet Yesevi’ye (d.1093-ö.1156) kadar gider ancak Aleviliğin ilk öncüllerini Selçuklu devrinde yaşayan ‘Babailer’ (Baba İlyas’ın vefatı 1240) olarak görürüz. Daha sonraları Şeyh Safiyüddin Erdebili (ö.1334) ile oğlu Sadrettin’in (ö.1393) rolü de çok önemlidir. Bugün Aleviliğin temel metni sayılabilecek olan ve yanlış olarak İmam Cafer-i Sadık’a atfedilen ‘Buyruk’lar genellikle Şeyh Safiyüddin ve Oğlu Sadrettin arasındaki soru cevaplardan oluşmaktadır.

Ol İmam Zeynel’e merdan uyarsa,

İmam-ı Bakır’dan içer ayarsa,

İmam Cafer buyruğunu duyarsa,

Anın için Hak yanında baylığım.”  Pir Sultan Abdal

İlk Osmanlı asırlarında Aleviliğin en büyük kolunu Kızılbaşlar ve Bektaşiler oluştururken, bunların ritüelleri tarafsız bir gözle incelenirse Sünni tarikatlardan çok da farklı olmadığı görülecektir.

ŞAH İSMAİL’İN ‘KARİZMASI’

Aleviler bu dönemde devletle herhangi bir sorun yaşamamış tam tersi yayılması ve gelişmesinde büyük rol oynamıştır. Alevi pirleri en uzak yerlere kadar giderek gaza etmiş, yol geçmez kervan gitmez yerlere yerleşerek İslam’ı yaymıştır. Aleviler ile devlet arasındaki iyi ilişkiler, devletin merkezileştiği ve merkezileşirken de Ortodoks Sünniliğe kaydığı Fatih devrinden itibaren gerilmeye başlamış ve bu gerilme II. Bayezit döneminde doruğa çıkmıştır. Adalet sisteminin çökmesi, ekonominin bozulması ve ağırlaşan sosyal sorunlar halkın Safevi propagandası ve Şah İsmail’in karizmatik kişiliğinin de etkisi ile Osmanlı’dan uzaklaşmasına sebep olmuştur. Şartların zorlaması ile yapılan bu siyasal tercihin maliyeti çok ağır olur. Safevi tehdidi ve I. Selim’in “Sünni İslam Dünyası Liderliği” fikri dünden bugüne ulaşan Alevi ve Sünni gerginliğine de zemin hazırlar.

ÖNLEMDE SAFEVİ ETKİSİ

Çaldıran sonrası Osmanlı, Alevilerle ilişkisini vergilerini ödeyip, karışıklık çıkmadığı sürece uzaktan takiple sınırlı tutmuş ancak Safevi tehdidinin yeniden hissedildiği dönemlerde çok sert ve şedit önlemler almaktan da geri durmamıştır. Gerginliğe rağmen Osmanlı Alevileri kontrol edebilmek için Bektaşilik üzerinden politikalar geliştirmiştir. Dergâh vasıtasıyla Alevileri kazanma çabaları Dergâh ile Alevileri karşı karşıya getirmiştir. Bu süreçte bazı Alevi ocakları baskıya dayanamayıp Dergâh’a bağlansa da önemli bir kısmı bunu reddetmiştir. II. Abdülhamit de yasaklı olmasına rağmen Bektaşiliği ve Hacı Bektaş Dergah’ını Alevileri devlete bağlayabilmek için kullanmaktan kaçınmamıştır.

ALEVİLİĞİN KAYNAĞINI BUYRUKLAR OLUŞTURUR

Buyruklar Aleviler arasında Fütüvvetname, Menakıpname, Menakıbu’l-Evliya, Menakıbu’l-Esrar ve Behcetü’l-Ahrar (Büyük Buyruk), Buyruk, İmam Cafer Buyruğu, Şeyh Safi Buyruğu olarak bilinen çoğunluğu Şeyh Safiyüddin ve oğlu Sadreddin arasında soru-cevap şeklinde geçen temel dini metinlerdir. Buyrukların Safeviler döneminde propaganda amacıyla yazıldığı kabul edilse de işlediği konular açısından çok daha önceden Aleviler arasında bize ulaşmayan ilk metinlerinin olduğu ihtimali göz ardı edilmemelidir. Buyruklarda yer alan bazı konu ve temaların Yunus Divanı, Kaygusuz Abdal’ın eserleri ve Fütüvvetnamelerle ortak olması böyle bir ihtimali güçlendirmektedir. Buyruklar okunduğunda açıkça görülür ki Kur’an, sünnet ve dini ritüellerin tasavvufi yorumundan ibarettir. Yol içindeki kural ve uygulamalarla ilgili hükümler içerir; nasıl yapılacağı/yürütüleceği hakkında bilgi verir. İman ve ibadetle ilgili esaslar, Dört kapı ve makamları, üç sünnet yedi farz, 12 kavil, ikrar ve cem töreni, musahiplik, taliplik, mürebbilik, mürşitlik, sofilik, semah, kırklar, evliya erkânı vb. pek çok hususta bilgi verir. Bu konular yer yer ayetlere, hadislere, Hz. Ali’nin sözlerine,İmam Cafer’in nasihatlerine ve Şeyh Safiyüddin’in inanç ve uygulamalara dair sözleri ile açıklanır. Yine bazı buyruklarda çeşitli dönemlerde yaşamış Alevi şairlerine ait nefesler yer alır.

TEMEL DÜSTUR ÜÇ SÜNNET YEDİ FARZ

Dört kapı, kırk makam” anlayışının dışında Kızılbaş geleneğinin kendine has terkiplerinden birisidir ve inancın özünü belirler. Buyruk ve nefeslerde ufak tefek değişiklikler gösterse de temelde birbirine yakındır. Sünnet ve farz burada Sünniliğe göre ters bir konumdadır. Sünnet daha önceliklidir. “Üç sünnet, yedi farz Mümin olana Mümin isen dinle gel ezelinden Birincisi la ilahe illallah Kelime-i Tevhid gele dilinden
Şah İsmail

HAK ÜZERİNE OLMALI

“Üç sünnetle yedi farz hükümlerini bilmeyen ve bilürüm diye taklidedenler sâf mümin değildir. Pir ve mürşitler de Muhammed Ali gibi bunları bilen ve hükmünce amel edenlerdir.” Üç sünnetin ilki kelime-i tevhiddir ve mümin olan kimsenin dilini tevhidden uzak tutmaması esastır. Buyruklara göre de Talip daim zikr-i Hak üzere olmalıdır. “Üç sünnet yedi farzı bilmeyenin, Sofuyum dediğine inanmayasınız Bu üstaz nefesidir şahin yanında Bir nefesden dahi kanmayasınız” Şah Hatayi

ZİKİR KALBE NURDUR

Bir kimse daima zikir halinde olsa “Hak Teâlâ onun kalbini nurlandırır ve rehberin ilhamı, kalbi onun kalbinde olur… Her neye baksa Hâkkı hazır görür ve her eşyada Hâkkın cemalinin nurunu müşahede kılar ve her saatte ki nazar ede, Hâk cemalinden gayrı nesne görmeye hemen Hâk bakar, Hâkkı görür, kalbinde tevhit nuru ziya verir.” Kelime-i tevhit buyruklarda farklı başlıklar altında da karşımıza çıkar.

Tarikattadır elimiz Hakikattadır yurdumuz Hakla olur virdimiz Her kazadan saklar bizi” Pir Sultan Abdal

“Sünnetin ikincisi talibin kalbinden kin ve adaveti gidermesidir. Yani hiçbir mahlûk kendisinden incinmeye, müminler arasında yıkılmış yeri olmaya, Mürşit huzurunda kimse kendisinden hak dava kılıp istekli olmamalıdır. Kalbinden adaveti gidere. Kimseye kin ve kibir tutmaya kıskançlık etmeye, hırsına uyup şeytana uymaya.”

Uram yıkam nefs evini oda yana hırs u hevâ

El götürem şimden girü nefsile savaş eyleyem” Yunus Emre

Üçüncü sünnet Talibin yola teslimi, rıza olmasıdır. “Tarikat’ın her türlü yolunu yerine getirmektir. Sünneti Resul, tarikat-i Resul demektir.” “sözü Hakk’ın kudreti ola, kimseyle kavga etmeye, kimseye düşmanlık yapmaya. Eğer talip bin ise bir otura, hemen biri söyleye.” “farzları bile ve eda eyleye.” Yedi farza gelince, birbirine yakın olmakla birlikte ufak tefek farklılıklar gösterir.

Ben dervişim diye göğsün açarsın

Hakkı zikretmeğe dilin var mıdır

Sen kendin görsen’e ilde n’ararsın

Hali hâl etmeğe hâlin var mıdır
Pir Sultan Abdal

Yedi farz ile ilgili açılımlardan birini yazalım:

1- Talip ile sırdaş olmak.

2- Taliplerin dört kapıda kâmil olup sayılmış olmak ve ispatlarının olması.

3- Mümin ve talip olacakların hırs ve nefislerini öldürmeleri ve kendilerini bir ölü gibi görmeleri.

4- Talip evliyaya iradet getirip, mürebbisi emrine muti olup rızasız gezmemeli.

5- Sofu iradet getirip, musahip tutmalı ve musahip hakkını ceme getirmeli.

6- Evliyaya iradet getirip tövbe almalı ve biat etmeli.

7- Talibin setr ve kisvet giyinmiş, meyan kuşanmış, mürebbi ve musahibine erişmiş, pir eliyle beli bağlanmış, eli ikrar eteğine yetmiş ve her türlü sayılmış olmalı.

Şenol Kaluç