Ailede neler oluyor?

Ailede neler oluyor?

Kız babası olmanın erkekleri değiştirdiğine dair bir şehir efsanesi vardır. Acaba bu düşünce gerçekten de doğru mudur? Ya da başka önemli şeyleri örtmek için kullanılan yanıltıcı bir söylem midir? Göz ardı edilemeyecek gerçek, değişen toplumsal yapı ile birlikte ailenin de değiştiği ve aile bireyleri arasındaki rol dağılımının da dönüştüğüdür.

Hiç kuşkusuz hayatımıza giren ya da çıkan her şey bir şekilde bizi etkiler. Ona yüklediğimiz anlama, hayatı algılama tarzımız üzerindeki etkisinin gücüne göre hafif ya da kalıcı izler bırakır üzerimizde. Hayata ve insanlara bakış açımızı belirleyen, bazı inançları daha sempatik bazılarını ise daha korkutucu ve şeytanî bulmamıza neden olan etkenler her zaman yaşadıklarımızla ilgilidir. O nedenle kız ya da erkek olsun bir çocuk sahibi olmak erkeğin ve kadının hayatındaki en yoğun ve en özel tecrübedir. Her insan bu tecrübeyi farklı yoğunlukta yaşar. Birisinin direncinin artıran bir olgu, diğerini duygusal ve düşünsel olarak dağıtabilir.

Her üyenin kendi değerini bulduğu daha güzel ve anlamlı bir dünya inşâ etmek için değerlerimizi ve kimliklerimizi gözden geçirmek zorundayız.

Sosyal bilimlerde toplumsal kimlikler ve davranışlar üzerinde yapılan çalışmaların yöneldiği önemli alanlardan biri, “toplumsal cinsiyet” konusudur. Öyle ki bu alan Batı ‘da bağımsız bir disiplin haline gelmiştir. Toplumsal cinsiyet kavramı, kadın ve erkek olma durumlarının toplumsal yapıda nasıl algılandığı ve anlamlandırıldığını anlatır. Dünyaya kız ya da erkek olarak gelmek biyolojik bir olaydır. Ancak toplumsal hayatta kadının ve erkeğin nasıl davranacağı toplumsal, tarihsel ve kültürel bir konudur. Kısaca kadın ve erkek olmak, bir açıdan toplumsal bir kimliktir. Dünyaya kız ya da erkek olarak gelmek biyolojik cinsiyetin, zamanla erkek ya da kadın kimliğini kazanmak ise toplumsal cinsiyetin konusudur.

Her kimlik gibi kadın ve erkeklik de kurulan, inşâ edilen ve dönüşen birer özelliğe sahiptir. Bu süreçte temel belirleyici etken, toplumsal inançlar, değerler, kültür ve ideolojilerdir. Bunlar arasındaki uyum ya da çatışma doğrudan erkek ya da kadın algılarımıza yansır.  Bir dönem “hanım olmak” en yüksek değer olarak yüceltilirken başka bir dönem de böyle olmak alay konusu oluşur ve aşılmak istenir. Pasif bir kadınlı kimliği sorgulanır. Bu algıyı öneren ve destekleyen inançlar, değerler ve kültürel kodlar eleştirilir. Yeni bir kadın kimliği arzulanır. Özgüveni yüksek, bireyliğini önemseyen, rekabetçi, kendi kendine yeterli, güçlü, sorunlarla baş edebilen bir kadın imgesi yükseltilir. Bu çerçevede bastırılmış, pasifize edilmiş bir kadın algısını yeterli görmeyen hatta kadın kimliği için bir tehdit ve tehlike olarak algılayan görüşler kurumsallaşmıştır. Yeni toplumsal hareketler arasında sayılan feminizmin ve versiyonlarının Batı’da ortaya çıkması ve güçlenmesi bu sıkışmanın ve açılım arzusunun sonucudur. Kadın ve erkek rolleri toplumsal olarak belirlendiğinden, bunlardan birinde yaşanan değişim ilişkileri ve bunları ayakta tutan değerleri doğrudan etkiler.

Bu açıdan bakıldığında bir çocuk dünyaya geldiğinde ailenin sosyal anlamı da değişime uğrar. Toplumsal bir kurum olan aile yeni katılan üyesi ile birlikte yeni sorumluluklar, görevler, hedefler ile karşılaşır. Çocukların hangi değerlerle yetiştirileceği adı konulmamış bir sorundur. Anne-baba kendi değerlerini ve inançlarını çocuklarına aktarmak isterler. Ancak dışarıda toplumsal değerler daha farklı çalışıyorsa bir çatışma ve gerilim yaşanır. Aile çocuklarını koruma güdüsüyle genel değerlere uygun davranmak üzere çocuğu yönlendirmeye çalışır. Bu gerilim en çok kız çocukları ile olan ilişkilerde ortaya çıkar.

Erkek çocuğu olduğunda erkeğin duruşunda bir “geriye çekilme” gözlemlenir. Bu geriye çekilme, gururdan kaynaklanan memnuniyet olarak anlaşılabileceği gibi, bundan böyle dünyaya kendisini temsil eden bir “halef” armağan etmiş olma duygusunun yansıması şeklinde de yorumlanabilir. Her halde oğlan sahibi olmakla erkek, varlığının “onaylandığını”, “takdis edildiğini”, “teyit edildiğini” hisseder.

Günümüzde kızların babalarına daha düşkün oldukları yaygın bir gerçek. Bu durum, babalık rolünün de değiştiğini gösterir. Neden? Geleneksel toplumlarda baba-kız ilişkisi daha mesafeliydi. Bu mesafe annenin düzenleyici rolünü desteklemekteydi. Her şey önce anneye söylenir, o da otoriteyi kullanan babaya iletirdir. “İletmek” yeterli bir niteleme değildir, “ikna ederdi” demek daha doğrudur. Otoriteyi temsil eden ve kullanan baba, otoriteyi etkileyen ve yönlendiren ise annedir. Bu rol dağılımı, aile içinde çocuklarla olan ilişkileri belirliyordu. Baba otoritesini az ve öz kullanırdı. Gerekmedikçe olaylara doğrudan müdahil olmazdı. Bu, annenin sorun çözme becerisini geliştiren ve yüksek düzeyde tutan bir dağılımdır. Günümüzde ise baba-kız ilişkisini otorite boyutundan yoksundur. Babalar çocuklarına, özellikle kızlara karşı otorite kullanımından uzak durmaktadır. Kızı babası olan erkek, daha önce hiç yaşamadığı ya da kısmen yaşadığı bazı duyguları bu kez tam olarak ve yoğun biçimde yaşar. Kadınlara bakışı değişir. Önceden bir meta olarak, tahakküm ve kudret nesnesi olarak bakmaya alıştırıldığı kadını, bu kez insan olarak görmeye çalışır. Özellikle maço kültürünün egemen olduğu toplumlarda kız babası olmak sürekli teyakkuzda olmayı gerektiren sıkıntılı bir durum oluşturur. Zira baba, baba olmadan önce bir erkek olarak, erkeklerin kadına nasıl baktıklarını bildiğinden tüm acıma, şefkat, koruyuculuk duyguları tavan yapar. Kızını tanımlanmamış tüm kötülüklerden korumaya çalışan bir şövalye, muhafız rolünü üstlenir. Kızının modern dünyada güçlü bir duruşa sahip olmak için gereken eğitimi alması ve saygın bir meslek sahibi olması için çaba harcar. Eğer geleneksel değerlere aşırı bağlı bir baba ise saygın, güçlü ve zengin bir ailenin çocuğuyla evlendirerek kendi sağladığı korumanın devam etmesini ister.

Yeni durumda rol dağılımından en olumsuz etkilenen tarafların başında anne gelmektedir. Babanın otoritesinden vazgeçmesi ya da kısmen geri çekilmesinin doğurduğu boşluğu anne olarak kadın doldurmak zorunda kalır. Kızının her isteğini yerine getiren şövalye-baba ile biricik prensesi arasındaki bu yeni denge, annenin kimyasını bozar. Kızı terbiye etmek, dizginlemek, mesafeli davranmak, otoriteyi hissettirmek gibi zor, kötü, riskli ancak gerekli işler annenin boynuna kalır. Baba kızın gözünde “dünyanın en iyi kalpli, anlayışlı, sempatik erkeği” olmanın tadını çıkarırken buna karşılık anne “kötü polis” olmanın duygusal yüklerini taşır. Kızın gözünde anne sürekli hır çıkaran, alıngan, çekemeyen, değişimi kabul edemeyen vs. biridir.  Anne-kız ilişkilerinin problemli olmasının temel nedeni, babanın kızına karşı kullanmaktan geri durduğu otorite ve denetim görevinin doğurduğu boşluktur.

Yanlış tanımlanmış ve anlaşılmış bir çocuk eğitimi modelinden dolayı günümüz ailesi “bebe-erkil” olarak nitelenmektedir haklı olarak. Abartılmış bir çocuk-merkezlilik algısı, otoritenin çocuklara kaymasına neden olmakta, çocukların anlık arzularına odaklanmış değişken, istikrarsız bir aile kavramı ortaya çıkmaktadır. Bu modelden en çok zarar gören ise yine çocuklardır. Gereken rehberlikten yoksun olarak büyüyen çocuklar, ihmal edilen tüm değerlerin olumsuz sonuçlarını ergenlik dönemindeki aşırı patlamalarda sergilerler. Aşırı korumacı yaklaşımlar çocukta özgüvenin kontrolsüz bir şekilde gelişmesine neden olmakta, sorumluluk, empati, işbirliği ve fedakarlık duygularından yoksun kalmaları sonucunu doğurmaktadır. Kısacası “bebe-erkil” ailenin tüm zararlarını, hayatla baş etmek ve insanlarla sağlıklı ilişkiler kurmak için gereken donanımdan yoksun kalan çocuklar çekmektedir.

Ana-erkil, ata-erkil derken bu kez de bebe-erkil bir savrulmayı yaşıyoruz. Her varlığın ve her üyenin kendi değerini bulduğu, kendi hak ve sorumluluklarını yaşayarak, paylaşarak öğrendiği ve içselleştirdiği, kimsenin kimseye duygusal ya da kaba yöntemlerle “diş geçirip” tahakküm etmeye çalışmadığı daha güzel ve anlamlı bir dünya inşâ etmek için değerlerimizi ve kimliklerimizi gözden geçirmek zorundayız. Böyle yaparak sahip olduğumuzu iddia ettiğimiz olumlu değerleri yeniden keşfedebiliriz. Temel soru şudur: Güç ve iktidar oyunu oynayarak kendimizi ve dokunduklarımızı tüketmekten vazgeçmek ve hayatı yeniden keşfetmek için gereken bilgi ve cesarete sahip olacak mıyız? Çünkü düşünmek, sormak, sorgulamak sadece bilgi, birikim ve mantık değil, cesaret işidir.

Son söz filozofun söylediği gibi olsun…. Sorgulanmamış bir hayat, yaşanmaya değmez!..

Mehmet Evkuran